Az efor ile çok iş yapılır mı?
Sabah kahvesi, bezelyelerin hikmeti, verimlilik
Bundan yaklaşık yüz yirmi yıl önce, Vilfredo isimli bir inşaat mühendisi Lozan’da güne gözlerini açtı ve kahvesini yapmak için mutfağa gitti. İtalya’da yaşadığı yıllarda edindiği kahve alışkanlığı onu İsviçre’ye kadar takip etmişti. Her sabah olduğu gibi, taze çekirdeklerden kavurduğu kahvesinin kokusu bütün mutfağı doldurmuştu fakat onun keyfi bu sabah biraz kaçıktı; zira bu sabah annesi ve babası vefat ettikten sonra hayatında yaptığı bazı değişiklikleri düşünüyordu. İrrasyonel düşüncelere adeta savaş açtığı gençlik yıllarında, İtalya’da bir inşaat şirketinde genel müdürlük yaparken politik olarak da bir hayli aktifti. Ekonomide serbest piyasanın olması gerektiğini savunuyor, devletin ekonomiye en ufak bir müdahalesini doğru bulmuyordu. Bu fikirlerini her türlü entelektüel arenada savunuyor, kılıcın çekildiği hiçbir düelloya şiirle gitmiyordu. Belki zamanın kaçınılmaz olarak hepimize verdiği olgunluktan, belki de kendisini en iyi şekilde büyütmüş ailesini kaybetmenin verdiği yasın zihninde yeni bir pencere açmasından, son zamanlarda — keskinliği şüphesiz olan — zihninin ürettiği her düşüncenin militanı olmayı bırakmış, insanların rasyonel olmadığını kabul etmiş ve eski fikirlerinden uzaklaşmıştı.
İnşaat sektöründen ekonomiye geçiş yaptığı o dönemler, “elitizm” kavramı gibi birtakım ekonomik konular üzerine kafa yoruyordu ancak sezgilerini henüz elle tutulur bulgularla somutlaştıramamıştı. Yine bu sabah, üniversiteye ders vermek için gitmeden önce birçok meyve ve sebze yetiştirdiği bahçesine kısa bir göz atmıştı ki olan oldu. O zamana kadar belki de paraşütle iniş yapan jeton önce kafasına, oradan da bezelye bitkisinin üzerine düştü: Vilfredo fark etti ki ürettiği bahçe bezelyelerinin çoğu, bezelye bitkilerinin sadece küçük bir kısmından geliyordu. Hızını alamayan Vilfredo, İtalya’daki toprak mülkiyeti üzerine bir araştırma yaparken gördü ki ülkedeki toprakların yüzde sekseni, nüfusun sadece yüzde yirmisine ait. Bu konunun daha da derinine indi ve bu seksen-yirmi oranının sadece tarımda ya da bezelyelerde değil, hemen her disiplinde ve tarihin tozlu köşelerinde tezahür ettiğini gözlemledi [1].
Adettendir, bu ilkeye Vilfredo’nun soyadı veriliyor ve bugün seksen—yirmi kuralı olarak da bilinen bu gözleme Pareto Prensibi deniyor. Vilfredo hayattayken olumlu ya da olumsuz pek bir tepki almamış, hak ettiği ilgiyi yaklaşık yüz yıl sonra görmüş bu ilkenin bize anlattığı mesaj pek de karmaşık sayılmaz: Çoğu olay için, çıktıların kabaca yüzde sekseni, girdilerin — ya da yapılan eylemlerin — kabaca yüzde yirmisinden kaynaklanır [2].
Dolabımızdaki kıyafetlerin yüzde yirmisini çoğu zaman — yüzde seksen — dışarıda giyiyoruz. Sosyalleştiğimiz vaktin yüzde seksenini arkadaşlarımızın yüzde yirmisiyle geçiriyoruz. Bir şirketin gelirinin yüzde seksenini müşterilerin yüzde yirmisi oluşturuyor [3]. Günlük stresimizin yüzde sekseni, hayatımızdaki olayların ya da insanların yüzde yirmisinden geliyor. Yazılımdaki hataların yüzde sekseni, kodun yüzde yirmisinden dolayı gerçekleşiyor. Hayatımızdaki memnuniyetimizin yüzde sekseni, ilişkilerimizin, aktivitelerimizin ya da durumumuzun yüzde yirmisinden kaynaklanıyor. Veyahut yaptığımız işlerin sadece yüzde yirmisi sonuçlarımızın yüzde seksenini doğuruyor.
Aslında ‘az efor ile çok iş yapılır mı?’ sorusunun cevabı, evet olmak zorunda. Tek yapmamız gereken, eforlarımızın hangi azınlık kısmının işlerimizin yüzde seksenine tekabül ettiğini bulmak ve o azınlığın üzerine giderken diğer düşük verimli eforları denklemden çıkarmak.
Günlük hayattan ya da ekonomiden örnek verdim ancak psikolojiye geldiğimizde de durum farklı değil. Depresyon, anksiyete, intihara eğilimlilik ve daha nice psikolojik rahatsızlıkların çoğu, akıl sağlığımızı bozabilecek binlerce dışsal (genetik olmayan) risk faktörünün sadece çok küçük bir kısmından kaynaklanıyor. Bu faktörlerin bazıları: Çocuk istismarı, akut travma ve istismar (örn.: kadına şiddet), uyku eksikliği ve sosyal izolasyon (yalnızlık). Bu karamsar istatistik madalyonunun diğer yüzü iyimser: Uygulayabileceğimiz çözümlerin küçük bir kısmı, ruh sağlığımızın yüzde seksenine iyi gelebilir. Düzenli orta ya da yüksek eforlu egzersiz, sorunumuza yönelik bilişsel davranışçı terapi — ve türevleri — bunlardan sadece iki tanesi.
Pekala, bizim hangi davranışlarımız bize en çok olumlu ya da olumsuz etki olarak geri dönüyor? Kaygılarımızın yüzde kaçı doğru çıkıyor? Düşüncelerimizin kaç tanesi kendimiz için iyi bir amaca hizmet ediyor? Hangi davranışlarımız okulda ya da iş yerinde zaman kaybetmemize yol açarken hangileri en çok kazançla sonuçlanıyor? Ekran süremizin yüzde kaçı bizi gerçekten dinlendiriyor? Yüzde kaçı bir masada sevdiklerimizle otururken bizi sevdiklerimizle geçireceğimiz kısıtlı zamandan alıkoyuyor? Ya da bu sürenin yüzde kaçı uyku gibi büyük bir faktörü engelliyor?
Sizlere ve Vilfredo’nun bezelyelerine saygılarımla,
Buğra
Kaynaklar & Dipnotlar
[1] Tarihi bilgilere sadık kalmaya çalışarak kendi edebi çıkarlarım uğruna bu olayı biraz romantize etmiş olabilirim, lakin gerçekten de kendisi bahçesinde gezerken bezelyelerin bu huyunu fark ederek bu ilkeyi oluşturuyor. İşin bu kısmı doğru. En azından öyle umuyorum…
[2] Tabii ki bu sayılar hiçbir zaman net olarak yüzde seksen ya da yüzde yirmi olmayacak ancak gözlem sayısı artıkça dağılımın bu orana yaklaştığını gözlemleyebiliriz. Buradaki ana fikir aslında şudur: Etkiler eşit dağılmaz ve sabit olan şey yüzdelik sayılar değil, bu etkilerin eşit olmayacağı gözlemidir.
[3] Burada tekrar altını çizmek isterim ki bizim durumumuz nezdinde rakamların buna benzememesi, çoğunluğa bakıldığında ortaya çıkan tablonun doğruluğunu etkilemez. Farklı iş modellerinde farklı tablolar da olabilir.
İlginizi Çekebilecek Diğer Yazılar
Sen nasıl birisin? Kendini keşfet - I
Yapsam mı, yapmasam mı? Hangisi doğru karar?
Kitap Okumanın Psikolojisi - III
Pişmanlığın Psikolojisi Üzerine

