Çaresizlik Vadisinde Bir Çay Molası*
Herbokoloji ve ustalık
Bu hafta kendimin de sık sık muzdarip olduğu, argoda “herbokologluk” olarak geçen, Cem Yılmaz’ın ise halkımıza Faruk Eczanesi anekdotu ile farkındalık kazandırdığı psikolojik bir etkiden bahsetmek istiyorum: Dunning-Kruger Etkisi. Adını kendisini literatüre kazandıran bilim insanlarından almış olan bu etkinin kısaca tanımı ise şu: Bir konuda bilgisi ve deneyimi az olan insanların özgüvenlerinin bilgisi çok olanlara göre daha yüksek olması. Eğer bu konuyu böyle bir cümlelik ile tanımlayacak olursam ben de eleştirmek üzere olduğum hatayı tekrarlamış olacağım. Çoğu kavram gibi bu kavramın da kısaca tanımı kendisini tam olarak açıklamaya yetmiyor, o yüzden biraz daha detaylandırmak istiyorum.
Aptallık Tepesi
Özgüven ve ustalık arasındaki ilişkiyi fotoğraflayan bu teoriye göre ustalığı yok denecek kadar az olan insanların özgüveni sanki alanın kurucusuymuşçasına fazla oluyor. Literatürde de “Aptallık Tepesi” olarak geçen bu tepede insanlar bir konuyu öğrenmeye başladıklarında kendilerini konuya tamamen vakıf hissediyor. Sadece bununla da kalmıyor, bilmedikleri şeylerin var olduğunu bilmedikleri için o konu ya da iş hakkında özgüvenli bir şekilde atıp tutabiliyor. Misal iki hafta sonu psikoloji eğitimine katıldığı için kendisini sosyal medyada psikolojik danışman olarak pazarlayan ve kendisine güvenen danışanlarına yarardan çok zarar verebilen insanlar.
Aslında bu tepeye aptallık tepesi demeyi çok doğru bulmuyorum çünkü farkında olmadan hepimizin yaptığı doğamıza özgü bir olay. Yine de insana özgü olması biz tepedeyken verdiğimiz zararı azaltmıyor. Düşünmek ya da düşünmemek adlı yazımda da bahsettiğim gibi insan beyni tembeldir. Hızlı ve kısa açıklamalar ister. Karşısında birisi düşerse altta yatan hastalık vb. sebepleri düşünmez, “Sakara bak.” der geçer. Lakin her açıklamayı ya da önümüze gelen bilgiyi enine boyuna düşünüp tartacak olsaydık beynimizin harcayacağı enerjiye aldığımız besinlerle yetişemeyeceğimiz için açlıktan ölürdük. O yüzden de bu tepede kamp kurmuş karizmatik insanların kısa açıklamalarına daha çok çekiliyoruz. Özellikle de sosyal medyada. Maalesef ki bu karizmatik, estetik ve kısa genellemeler çoğu zaman ustalığı değil, aksine acemiliği temsil ediyor. Bu “aptallık” ya da “acemilik” de yolun doğal bir parçası ama bunu ancak cehaletimizin farkında olduğumuzda anlayabiliriz. Yoksa Epiktetos’un bize iki bin yıl önce hatırlattığı gibi, bir insanın bildiğini zannettiği bir şeyi öğrenmesi imkânsız olur. Diğer bir deyişle her şeyi bilen insanın zaten bir şeyi öğrenmeye ihtiyacı yoktur.
Çaresizlik Vadisi
Burası ise tünelin sonu; gecelerin en karanlığı, yolların en çıkmazı. Teoriye göre insanlar zamanla bir alanda ustalık kazanmaya başladıkça özgüvenleri çok ciddi bir şekilde düşüyor. “Çaresizlik Vadisi” olarak geçen bu çukurda insanlar öğrenmeye başladıkları bir konuya ya da mesleğe asla vakıf olmayacağını düşünüyor çünkü öğrenmeleri gereken daha ne kadar çok şey olduğunu fark ediyor.
Bilhassa bu vadiye düştüğümüz sıralarda herhangi bir alanda ilerlemenin zor bir süreç olduğunu, en sevilen mesleğin bile her zaman zevk ya da motivasyon vermeyeceğini bilmiyorsak vay halimize. İki ay önce heves ederek başladığımız bir öğrenme yolculuğu bir anda gözümüzde büyüyor, çaresizlik hissi süregeliyor ve uğraşmayı bırakıyoruz. Başarılı olmayı, bu derin çaresizlik vadisini aşmayı kendimize hak görmüyoruz.
Burada biraz izlediğimiz filmlerin de suçu var. Misal her şeye rağmen yılmayan, zorluklardan gelmiş inatçı bir boksörü anlatan Rocky’deki o antrenman montajı filmde sadece iki dakika sürerken gerçek hayatta beş yıl sürebilir. Üstelik fonda çalan bir müzik yoktur, bizi alkışlayacak bir seyirci de hazırda beklemez, Apollo Creed’i [baş düşmanı] yeneceğimizi de bilemeyiz. Evet, istikrarın önemi büyük ama filmlerde yirmi saniye süren o sıkı çalışma sahnesi gerçek hayatta şüphelerle dolu bir beş yıl olabiliyor. Bir yola baş koyduğumuzda bu çaresizlik vadisinin herhangi bir yolda ilerlemenin doğal bir olduğunu kabul etmek ihtiyacımız olan dirayeti bize verebilir. Tabii ki bazen pes etmek bir korkaklık değil cesarettir. Zor da olsa, geçici olacak da olsa yapılacak doğru hamledir. Ancak ne zaman pes edeceğini ya da inatlaşacağını bilmek birilerinin bize öğreteceği bir dersten ziyade tecrübe ile kendimizin görüp öğrenmesi gereken bir yolculuk olabilir.
Aydınlanmaya Tırmanış
Teorinin bu son kısmında ise bir kabulleniş başlıyor. Bir konuda ya da meslekte ustalaşmaya başlıyoruz, konunun çeşitli nüanslarını fark ediyoruz ama tek bildiğimizin hiçbir şey bilmediğimiz olduğunu kabulleniyoruz. Bir şeylerin karışık olduğunu ve her şeyini çözdüğümüz bir işin ancak bir Disney filminin mutlu son sahnesinde olabileceğini görüyoruz.
Burada Nietzsche’nin sık sık kullanmasıyla popülerlik kazanan, günümüzde de dövme olarak sık sık görebileceğiniz Amor Fati — Latince’de kader sevgisi — önem kazanıyor. Hayatı ya da bir erbabı olmaya başladığımız bir konuyu parçaları belli ve çözülebilir komplike bir problem gibi değil; sürprizli, öngörülemez, kaotik ve kompleks bir yapı olarak kabul ediyoruz. Bu bağlamda komplike problemleri bir mühendislik problemi gibi düşünebiliriz. Bilim el verdiği sürece çözülemeyecek bir mühendislik problemi yoktur ama zor çözülen mühendislik problemi vardır. Kompleks problemler ise ruhun varlığı, insan bilincinin kökeni ya da demokrasinin pratikte ne derece uygulanabileceği gibi doğrudan bir çözümü olmayan; ancak kontrol edilemez bir kaosun içinde düzeni anımsatan açıklamalar üretebildiğimiz problemler gibi düşünebiliriz. En nihayetinde bu kontrol edilemez üst kaderi sevmeyi öğrendiğimizde ise hayat boyu öğrenci olmak dedikleri mertebeye ulaşırız.
Yine de bu durumun da dezavantajları yok değil. Mesela bu aydınlanma yolundayken birisinin bize işimizle ilgili bir soru sorduğunda özüne sadıklık ile güzellik arasında gidip gelebiliriz: Konunun özüne sadık kalarak karşımızdakilere göz devirten cinsten bir monolog da sunabiliriz, güzel ama kısa bir cevap da. Hatta bu durumun tezahürünü televizyon programlarında görebilirsiniz. Her dakikanın hazine değerinde olduğu televizyon programlarına çıkan uzmanların tartışması reyting dışında topluma bir getirisi olmayan nafile bir çabaya dönüştü. Ya ideolojisine hak verdiğimiz insanları destekliyoruz ya da tartışmayı en karizmatik şekilde yönetebilenleri. Bu sırada da kendisine Faruk Eczanesi’nin yeri sorulan uzmanların “Bilmiyorum.” dediğini duymuyoruz. Ya da kendisine bildiği konuda bir soru sorulduğunda “Bu konunun kesin ve net bir cevabı yok ancak biraz süre verebilirseniz farklı farklı yönleriyle açıklayabilirim.” minvalinde cevaplar veren uzmanları duymuyoruz.
Kapanış
İnsan doğasındaki hemen her özellik gibi, bu öğrenme eğrisinin de her aşamasının kendisine özgü bir düalitesi var. İlk durak olan Aptallık Tepesi’nde özgüvenimiz bizi kibir ve tembelliğe de itebilir, “Ben bu işi net yaparım.” şeklinde bir olumlu bir motivasyona da. İkinci durak Çaresizlik Vadisi’nde umutsuzluğumuz bize zor işlerin altından kalkmayı da öğretebilir, pes etme alışkanlığı da kazandırabilir. Burada bir çay molasına durmak tabii ki hepimizin hakkıdır ama havalar bu aralar çok sıcak. Arabanın içi çok ısınmadan yola geri dönsek fena olmaz. Aydınlanmaya doğru uzanan yol ise bizi kontrol edilemeyen kaosu sevmeye, sabretmeye ve daimî talebeliğin alçak gönüllülüğüne götürürken eskaza televizyon programlarında ahkam kesmeye de kısaca uğratabilir.
Saygılarımla,
Buğra
* Başlık için fahri editörüme teşekkür ederim.


