Dijital Yaşamda Dijital Huzuru Bulmak – I
Sosyal medya tuzağına nasıl düşüyoruz?
Maine'den Teksas'a manyetik bir telgraf hattı kurmak için büyük bir acele içindeyiz; ancak belki de Maine ile Teksas'ın birbirlerine iletecek kayda değer hiçbir şeyi yok…
Henry David Thoreau
Uzaktaki insanları birbirine bağlamak ve hayatımızı kolaylaştırmak amaçlarıyla yola çıkmış olan bu sosyal medya şirketleri, eskiden yıllardır görmediğimiz arkadaşlarımızın yılbaşı buluşmalarını, gördükleri manzaraları veya hayata dair kamyon arkası yazısı niteliğindeki felsefelerini görebileceğimiz tatlı bir platform sunuyorlardı. Lakin bir noktada bizim ilgi alanlarımızı manipüle edip değiştirebilen bir dikkat simsarına dönüştüler.
Eskiden para kazanmanın tanımı çoğunlukla başkaları için bir değer yaratmayı içerirken artık günümüz dijital dünyasında insanların dikkati bir para birimine, değer yaratmak ise bir peri masalına dönüştü. Tabii ki şu an bozuk para gibi harcadığımız dikkatin eskiden de bir ederi vardı. Gazeteler, dergiler, ağaçlara kazınmış semboller, etki sahibi insanların sözleri… Günümüzde şekil değiştirmiş olsa da reklamcılık da en az insanlık tarihi kadar eski bir meslek. Nitekim en az reklamcılık kadar yaşlı olan ve biz insanlarla bugünlere kadar gelmiş, 2000’li yılların başında da reklamcılıkla sosyal medya üzerinden şaşalı bir düğün yapmış olan bir hayat arkadaşımız daha var: Bağımlılık. Yeni adıyla kullanım bozukluğu [1].
Aslında internet ya da sosyal medya bağımlılığı, psikiyatrik bir bozukluk olarak resmiyette yok. Her ne kadar bununla ilgili psikoloji literatüründe süregelen bir tartışma olsa da henüz kesin bir sonuca ulaşılmış değil. Bir taraf bağımlılığı kişisel, sosyal veya mesleki işlevsellik açısından ciddi olumsuz sonuçlara rağmen ısrarla süren kompulsif — iradeyle kontrol edilemeyen — davranışlar olarak tanımlıyor ve deneylere baktıklarında çoğu zaman internet kullanımının, majör depresif bozukluk kadar günlük hayatı etkilemediğini gözlemliyorlar. Diğer taraf ise bu kontrolsüz internet ya da sosyal medya kullanımının depresyon, şizofreni ya da anksiyete gibi bozuklukların bir tezahürü olarak görüyor. Bu taraf için internet kullanımı başlı başına bir problem değil, altta yatan daha büyük bir problemin semptomlarından bir tanesi.
Bilgisayar bilimleri profesörü ve üretkenlik alanında çok satan kitapların yazarı Cal Newport ise yoğun sosyal medya kullanımını daha büyük bir problemin dışavurumu olarak gören bilim insanlarıyla hemfikir: Anlam eksikliği problemi. Newport, Dijital Minimalizm adlı kitabında insanların ölçüsüz teknoloji kullanımını bırakabilmelerinin en etkili yolunun, o teknolojiyi anlamlı alışkanlıklarla değiştirmeleri olduğunu savunuyor. Instagram DM’lerinin sesli ya da görüntülü arkadaş aramalarıyla; akşam beynimizi çürüten televizyon izlemelerinin ise bize uzun vadede daha çok tatmin verecek hobi ya da sosyal aktivitelerle değiştirmemizi öneriyor. Aksi durumda sadece geçici bir süre sosyal medya gibi teknolojileri bırakabileceğimizi, sonunda o boşluğu dolduracak anlamlı bir aktivitemiz olmadığından ötürü eski alışkanlıklarımıza geri döneceğimizi söylüyor. Keza anlamlı aktiviteler içerisindeyken zaten telefonlarımıza pek bakmayız, istesek de istemesek de anın içinde oluruz. Dijital minimalizmin temelinde ise bu anlamı maksimize eden teknolojilere ağırlık verirken, sadece küçük bir fayda sağladığı için saatlerimizi alan dijital aktivitelerden uzak durmak var.
Bu kitaptan ilham aldığım Dijital Yaşamda Dijital Huzuru Bulmak serisi adı altında ben de önümüzdeki haftalarda bu konuya farklı açılardan yaklaşarak bilim çerçevesi içinde ele almak istiyorum. Bu hafta ise bu sosyal medya şirketlerinin psikoloji bilimini suistimal ederek bizleri nasıl telefonlara bağladıkları üzerinde durup, en yaygın kullandıkları iki taktiği paylaşmak istiyorum. Bu taktikler hem bilimsel olarak geçerli ve muteber teorilere dayanıyorlar hem de sosyal medyanın toplumun kumaşını bozduğunu savunan, Facebook ya da Google gibi şirketlerden istifa ederek bu yöntemleri ifşa eden Tristan Harris ya da Chamath Palihapitiya gibi yöneticiler tarafından ortaya konuldular.
1- Olumlu Pekiştirme
Bu terimin adından pek bir şey anlamak mümkün olmayabilir keza dilimizde kullanılan bazı psikoloji terimleri günlük hayatta kullandığımız kelimelerden oluşmuyor. Bu terimi kısaca açıklamak gerekirse insanlar da aynı hayvanlar gibi ceza ya da ödül ile bir şeyleri öğrenebiliyor, bazı davranışlara bağımlı olabiliyor. İnsanları sosyal medya kullanımına bağlamanın en kolay yoluysa ne yazık ki onlara kumar alışkanlığı kazandırmakla aynı yoldan geçiyor.
Azımsanmayacak ölçüde etkili olan genetik faktörleri bir kenara koyarsam, insanların kumar alışkanlığı kazanmalarının en önemli sebebi ödülü ne zaman kazanacaklarını bilememeleri. Bunun da sebebi beynimizde dopamin adlı sinir ileticisinin salgılanma şekliyle ilgili. Güncel teoriler ve sonuçlar ışığında — ki bilimin maksimum vadedebileceği kesinlik budur — beynimiz ödülün büyüklüğüne oranla bir dopamin salgılamıyor [2]. Ödülün beklediğimiz ödüle nazaran ne kadar büyük olduğuna göre bir dopamin salgılıyor. Bu sayede ise aslında bir şeyleri öğrenebilme yeteneğine sahip oluyoruz. Eğer bir kuş beklemediği bir alanda solucanı bol bir toprak keşfettiğinde yoğun bir tatmin duygusu hissetmezse o bölgeyi hafızasına da kazıyamayacaktır ve tekrar tekrar oraya dönemeyecektir.
Misal piyangodan hiç para kazanmayı beklemiyorken yüz lira kazanmak iyi hissettirebilir ancak yüz lira kazanacağınız kesin olduğu andan itibaren birkaç sayının daha tuttuğunu varsayın ve beş bin lirayı gözünüze kestirmeye başladığınızı hayal edin. O zaman o beş bin lira sadece bir sayı ile kaçtığında o yüz lira için eskisi kadar seviniyor olmazsınız. Ya da beklediğiniz değerde bir hediye aldığınızda yaşayacağınız tatmin, beklemediğiniz kadar güzel bir maddi ya da manevi değerde bir hediye aldığınızda yaşayacağınız tatminden daha azdır. Kumarda da kazanma şansının düşük olduğunu bildiğiniz halde kazandığınız her para sizde beklenmedik bir ödül hissi, akabinde de dopamin etkisi yaratır. Bu dopamin ise beyinde bağımlılık ile ilişkili birtakım süreçleri başlatır ve kendinizi ödül peşinde birikimlerinizi harcarken bulabilirsiniz.
Aynı şekilde de sosyal medya kullanırken bazen üst üste güzel gönderiler karşımıza geliyor, bazen saatlerce sıkıla sıkıla kullanıyoruz, bazen de tam sıkıldık derken birkaç güzel gönderi karşımıza çıkıyor. Bu öngörülemez gönderi kalitesi ise beynimizin dopamin salgısını manipüle ederek bizi sürekli telefona bağlamanın temel yollarından bir tanesi oluyor.
2- Sosyal Onay Arayışı
Facebook’un ilk yıllarında bildirim işaretini ve sayılarını mavi renkle gösterdiğini biliyor muydunuz? Sebebiyse mavinin Facebook markasının renk paletine uygun olmasıydı. Kullanıcılar mavi bildirimlere aldanmayınca evrimsel psikolojiden nasibini almış bir çalışan bildirim rengini kırmızıya çevirme fikrini ortaya atıyor.
Gözlerimizi kapatıp (!) bir varsayım yapalım. Bundan birkaç yüz bin yıl geriye gidelim. Mağaralarda yaşayan bir kabilenin önemli bir parçasısınız. Çevrenizde anbean vahşi hayvanlar kol geziyor. Ortamdaki her canlının tek bir derdi var: Açlık. Sizin de karnınız çok aç çünkü ava çıkan kuzenleriniz en son üç hafta önce başarılı olabildi ve payınıza sadece 120 gram et düştü. Siz de aç kalmamak için günlerdir böğürtlenden başka bir şey yemiyorsunuz. Bu zorlu ekosistemde bilgi sahibi olmak demek hayatta kalmak demek. Hangi hayvanların hangi zamanlarda sizi yemek için ava çıktığını bilmekten tutun sizin hangi hayvanları avlamak için ne zaman ava çıkacağınızı bilmenize kadar. Bu da yetmezmiş gibi sosyal statünüzü ve kabilenizde olan bitenleri de bilmek zorundasınız ki anlaşmazlıklar sonucu dışlanıp ölüme terk edilmeyin. Nihayetinde maddi ve manevi bir hayatta kalma oyunu oynuyorsunuz ve hayatta kalmanız için gerekli bilgiler size çeşitli bildirimlerle geliyor. Böğürtlen toplamaya çıktığınızda gördüğünüz kan, yakınlardaki tehlikeli bir avcının görsel bir bildirimi olabiliyor.
Kanın bu kırmızı renginin insanlık tarihimizde önemi büyüktür. Ölümün temsilcisi, savaşın habercisi, öfkenin yüzde dışa vurumu ya da ateşin verdiği sıcak bir güvendir kırmızı. Nesiller boyu bu renge karşı ekstra bir farkındalık geliştirdiğimiz için dikkatimizi mıknatıs gibi çeken her kırmızı bildirim işareti, bizi bugünlere getiren atalarımızın bize bıraktığı bir hayatta kalma mirasının tezahürüdür.
Tabii ki olay sadece kırmızı rengiyle bitmiyor. Mağara dönemlerine geri dönersek kabilenizde sosyal statünüz de en az fiziksel yetenekleriniz kadar önemli. O sizden hoşlanan ve kendisine yüz vermediğiniz uzak kuzeniniz sizin hakkınızda bir lanet dedikodusu başlattıysa dikkatli olmalısınız. Yarın sabah avlanmak için beş kişi gittiğiniz tundradan sadece dört kişi dönebilir. Veyahut av günü gösterdiğiniz cesur bir davranış sizi lanetli olmaktan çıkarıp kabile lideri olmaya taşıyabilir. Temelinde hepimiz sosyal canlılarız. Bu yüzdendir ki biz de sosyal medyada bir gönderi paylaştığımızda bildirimlere bakma eğiliminde oluruz. Gelen her bildirim sosyal çevremiz tarafından onaylanıp onaylanmadığımıza yönelik bir dopamin dalgası yaratır beynimizde. Bu sosyal çevre tanıdıklarımızdan oluşsa da oluşmasa da. Dahası bazı gönderilerimiz hiç beğenilmezken bazıları çok etkileşim alabilir. Burada da kumarın psikolojisini hatırlayalım: Ödül sosyal bir onaylanma ise ödülün ne zaman geleceği o gönderiyi gören insanlara ve sosyal medya algoritmalarına tahmin edilemez bir şekilde bağlıdır.
“İspiyoncu” Tristan Harris’in anlattığına göre de Facebook ilk yıllarında otomatik etiketleme özelliğine milyonlarca dolar yatırıyor. Yapay zekanın yüz tanıma için kullanılmadığı ve Facebook’un genç bir şirket olduğu iki binli yılların başında bu kadar para ilk bakışta herkese fazla geliyor. Lakin kullanıcıların etiketlendiklerini öğrendikleri o (sosyal onay) bildirimlerinin Facebook kullanımını katbekat artırdığını gördüklerinde yatırımcılar da derin bir oh çekmişlerdir.
Bu sosyal onaylanma sadece dijital ortamda diyebilirsiniz ancak hayatta kalmak için tasarlanmış olan analog beyinlerimiz odadaki gerçek bir insanın bize seslenmesi ile WhatsApp’tan bize yeni bir mesaj göndermiş insanın farkını anlayamıyor. Newport’un da savunduğu gibi belki de bu sosyal onay ihtiyacımızı yeni arkadaşlar edinmeye, gerçek hayattaki arkadaşlarımıza, sevdiklerimize ya da sosyal çevremize yöneltsek daha tatmin edici bir hayatımız olacak. Instagram hikayelerine cevap vermek yerine kısa bir telefon konuşması; kısa bir telefon konuşması yerine görüntülü bir konuşma; görüntülü bir konuşma yerine yüz yüze içilen bir kahve, oynanan bir oyun, dostlarla edilen bir laklak…
Saygılarımla,
Buğra
[1] Artık bağımlılık ifadesi psikoloji literatüründe eskisi kadar kullanılmıyor. Ben de bu karara katılıyorum. Bu konuyu ayrı bir yazıda ele almak istiyorum ancak bu ifadenin artık kullanılmamasının kısaca sebebi insanları damgalıyor olması. Toplum olarak her ne kadar suçu “alkolik” ya da “bağımlı” insanların karakterine ya da yaptıkları seçimlerine bağlasak da maalesef bu tarz kullanım bozukluklarının nörolojik, genetik ve fizyolojik bir temeli var. Misal bazı insanlar genetik olarak bu tarz kullanım bozukluklarına daha yatkınlar. Yanlış, erken ve gözetimsiz şekilde içilen birkaç kadeh alkol onları alkole yaşam boyu bağlayabiliyor. Evet, bazı insanlar da üst üste yanlış kararlar vererek kendilerini bu zorlu sürece sokuyor. Öyle ya da böyle — nitekim gerçeklikte biraz öyle biraz böyle — bir defa girildikten sonra da bu kullanım bozuklukları tanım olarak fiziksel hastalığa dönüşüyor. Bu insanlar o maddeyi ya da alkolü kullanmadıklarında gerçekten fiziksel ve duygusal acı içinde oluyor. Keza bir noktada insanlar keyif için değil; sadece acı çekmemek için madde kullanır hale geliyorlar. Toplum olarak bu insanları “bağımlı” olarak damgaladığımızda ise o insanların derin bir utanç hissetmelerine, kendilerini “aşağı” görmelerine ve paradoksal olarak daha çok kullanmalarına sebebiyet verebiliyoruz. Ayrıca o insanın yaşadığı (büyük de olsa) bir problemi onun tüm karakteri ile eş değer tutabiliyoruz. Konu komşu kim varsa o insanı sadece bir bağımlıdan ibaret görüyor ve ona göre davranıyor. Haliyle de bu insanlar yardım istemekten kaçınıyor, “Battı balık yan gider.” hesabı kendilerini o girdikleri derin çukura daha fazla gömebiliyorlar. Kendini gerçekleştiren kehanet adındaki bu temel psikolojik gözleme göre de insanlar başkalarının ya da kendilerinin kendilerine koyduğu damgalara inanmaya ve ona göre davranmaya eğilimli oluyor. IQ’su yüksek bir çocuğu yetersiz olduğuna inandırırsanız sınavlardan düşük alma eğiliminde olacaktır. Sarışın kadınlara aptal damgası yapıştırırsanız bu insanlar kendilerini “aptal” olarak nitelendirildikleri durumların içinde daha çok bulacaktır. “Aslan oğullar” kendilerini kontrol edemedikleri bir öfke içinde, “Yengeç kadınları” ise kendilerini normalden daha çok ağlarken bulacaktır. Haliyle “Bağımlılar da” kendilerini daha da aşağıya çekebilecek davranışlarda bulunacak. Peki bu damgaların kime yararı var? Ne bu sorunlardan muzdarip insanlara ne de çevresinde zarar gören sevdiklerine…
[2] Kaynaklar, artan önemden azalan öneme göre sıralanmış şekilde: Kaynak 1, Kaynak 2 , Kaynak 3

