Direnç, Empati, Uyum, Koşulsuz Kabul
Empati, Uyum, Koşulsuz Kabul
Bazı kelimeler vardır, doğrudan kendi başına anlam ifade etmez ancak bir bağlam içerisinde kullanıldığında anlam kazanırlar. Direnç kelimesi de onlardan bir tanesi. Mesela politikadan bahsederken bir rejime karşı bir dirençten bahsedebiliriz. Ya da kendi hayatımdan bir örnek verecek olursam da bir aylık aradan sonra bu yazıyı yazmaya gösterdiğim psikolojik bir dirençten de konuşabiliriz. Misal bu psikolojik direncin fizikte karşılığı ise eylemsizliğe karşı bir direnç: Durağan bir cismi harekete geçirmenin hareket halindeki bir cismin hareketini sağlamaktan daha zor olması.
Bugün bahsetmek istediğim ise kendimize karşı gösterdiğimiz, içimizde yaşananlara yüzümüzü çevirttiren psikolojik bir direnç. Yapmamız gerekenleri bildiğimiz halde onlarla yüzleşmekten korktuğumuzda gösterdiğimiz o inat. Bir nevi bilinçli ya da bilinçsiz kendimizi görmezden gelme; iç dünyamıza sırtımızı dönme hali.
Hepimizin hayatında olmuş ve olacak olan bir görmezden gelme hali aslında bu. İş hayatında da bazen sevdiğimiz bir arkadaşımız ile iş kurarız, hayalimiz büyüktür. Ancak birkaç ay sonra baktığımızda bu zat-ı muhterem ortağımızın en büyük katkısının LinkedIn profilini “Kurucu Ortak” olarak güncellemesi olduğunu fark ederiz. Biz ter akıtırken sürekli bir bahane ile işlerden kaçan ortağımızın hayatının yoluna girmesini beklerken kurmaya çalıştığımız işimiz çoktan kazmasını küreğini almıştır ve kendi mezarını kazmaya başlamıştır. İlişkimizde mutsuzuzdur ama bu ilişki kötü olduğu için değil, şartlar kötü olduğu içindir. Ya da bir ilişkide kötü gidebilecek her şey kötü gider ama içimizdeki o inattan dolayı bunu kabul etmeyiz ve her şey yolundaymış gibi davranırız.
Başkalarını içeren örnekler verdim ancak bu her zaman böyle olmak zorunda değil. Zaman zaman mutlu olmamızı gerektiren başarılara imza atarız ama bu bizi mutlu etmez. Ya da arkadaşlarımızla eğlenceli bir ortamda kendimizi stres altında buluruz. Tam bu sıralarda da içimizdeki bu kötü hissi açıklayacak bin bir türlü sebep ararız, bu hissi yanlış yerlere atfederiz. Tersimizden kalktığımız zamanlarda normalden çok daha yüksek ses ile çiğneme gafletinde bulunmuş partnerimize kızdığımız sabahlardaki gibi… Belki bir önceki gün akşam yemeğini yemediğimiz için kan şekerimiz düşmüştü. Belki de yapmamız gerektiğine inandığımız ama ertelediğimiz işler o sabah ruhumuzu adeta işgal etmişti. Ve biz onlarla yüzleşmek yerine karşımızdaki insanın huzurunu işgal etmeyi tercih ettik çünkü bu dönüp kendimize bakmaktan daha kolaydı. Ya da gerçekten ortada karşımızdaki insanla ilgili rahatsız edici bir durum var: Kendisi görgüsüzce davranıyor. Kim bilir? Biz biliyoruz aslında, sadece doğru yere – içimize – bakmıyoruz. Bu konuda Teoman’ın güzel bir açıklamasına denk geldim:
“Sabah kalkıyorum, bir iç sıkıntısıyla… Ne olduğunu bilmiyorum. Ama kendimde şunu bilirim ben. Bir iç sıkıntısı varsa birazdan düşüneceğim şeyi o için sıkıntısının nedeni zannedeceğim. Annemi düşünebilirim. ‘Annem ya ölmek istiyor…’ Kızımı düşünebilirim. ‘Yeterince iyi bir baba değilim.’ ‘Bugün yapacak hiçbir işim yok. Beni uzun bir can sıkıntısı bekliyor.’ Bunların hepsiyle doldurabilirim. Öncelikle kendime hâkim olmam gerekiyor: ‘Bir dakika şimdi kendine uydurma.’ Neden bulmak istiyoruz. Yani daha doğrusu eğer o iç sıkıntısını keşfetmezsem ben … buna bir şey uyduracağım. Çünkü içim sıkkın. Önce “uydurma” diyorum kendime. Biraz sakinleş. […]”
Teoman burada tam olarak bahsettiğim dirence parmak basmış. Bazen sadece mutsuz, stresli ya da endişeliyizdir. Ki illa negatif olmaya gerek yok, bazen de sebepsiz yere çok mutluyuzdur. Ne isek oyuz o sırada ama o hislerimize bir sebep ararken sağımıza solumuza baka baka boynumuzun tutulduğu bir gerçek. O sürekli baktığımız telefonumuzu ya da hiç bitmeyen yapılacaklar listemizi bir kenara koysaydık; dikkat dağıtıcı bir şeyler olmadan şöyle bir beş dakika kendimize direnmeyi bıraksaydık ve iç sesimize dostane bir kulak verseydik kaç kavganın, kırıcı lafın ya da tutulmayan sözün önüne geçebilirdik? Ne kadar daha kendimizi oyalayabiliriz ki? Yapmamız gereken o zor konuşmadan, hayaller mezarlığındaki gerçekleştirmek istediğimiz fikirden, atmamız gereken o zor adımdan daha ne kadar kaçabiliriz?
Psikolojide hümanistik yaklaşımın — insanı tüm metotlardan ya da terapi tariflerinden önce tutan ve terapinin tüm kontrolünü insana veren psikoterapinin — kurucularından olan Carl Rogers da bu tarz bir öz kabulün insanın gelişiminde şart olduğunu savunuyor. Ona göre başarılı bir psikoterapi için terapistin sahip olması gereken üç temel unsur var: empati, uyum, koşulsuz olumlu kabul. Empatisi olmayan bir terapist ile geçirilen zaman aslında bir terapi değil, fal bakma seansıdır. Sizin hislerinizin düşüncelerinizin bir önemi yoktur, falcı sadece hünerlerini konuşturur. Uyuma gelince, bunu terapistin kendi iç dünyası ile dış dünyası arasındaki bir şeffaflık olarak düşünebiliriz. Bu terapistler rol yapmazlar, gerçek ve saydam bir tutum sergilerler. Koşulsuz olumlu kabul ifadesini açıklaması için ise sözü Mevlânâ’ya bırakıyorum [1]:
Yine gel, yine gel! Kim olursan ol, yine gel! Kâfir, mecûsî, putperest olsan da yine gel! Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir. Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel!
Peki biz neden kendi hislerimizi bizi seven, olduğumuz gibi gören bir dostumuzmuşçasına kabul etmeyelim? Evet, her hissimizi koşulsuzca kabul etmemiz onlara dayanarak sürekli bir hamle yapacağımız anlamına gelmiyor ama ihtiyacımız olan değişim bu kabul olmadan gerçekleşmeyecek olabilir. Carl Rogers’a göre de bu merak uyandırıcı bir paradoks: İnsanın değişmesi için önce kendinden memnun olmadığı bir şeyleri olması gerekiyor gibi ama bir yandan da insan ancak kendisini yargılamadan kabul ettiğinde değişebilir. Diğer bir deyişle bu değişim “Kendimi düzeltmem lazım.” gibi bir öz reddediş değil, “Gerçek ihtiyaçlarıma göre uygun yönde büyümek istiyorum.” kabullenişi aslında. Bu gerçek (ve içsel) ihtiyaçlarımızı ise her boşluğumuzda sosyal medyaya bakarak veyahut kendimizi sürekli yapılacak işlere, temizlenmesi gereken tozlu köşelere adayarak bulabileceğimize inanmıyorum. Belki de ihtiyacımız olan şey biraz sessizlik, biraz (her ne kadar rahatsız edici olsa da) kendimiz ile baş başa kalmak, kendimize yaren olmak.
Evet, içinde bulunduğumuz durum bazen kötüdür ve farkında olmayız. Bu bahsettiğim direncin en can sıkıcı tarafı ise içindeyken görmemizin zor olabilmesi. Bazen bir çözüm bulabilmek için tek yapmamız gereken şey durumu olduğu gibi yargılamadan kabul etmemizdir. O her şeyi kontrolünde zanneden egomuzu kontrol altına almamızdır. Tabii ki bunu yapmak söylendiği kadar kolay değil. Hatta Carl Rogers’a göre de bu, korkak ya da zayıf olmamızdan kaynaklanmaz. Tam tersine. Kendi iç dünyasını dürüstçe deneyimlemeye izin vermek büyük bir cesaret ister. Belki de aradığımız yanıtlar yüzleşmekten kaçtığımız sessizliğin içinde gizlidir.
İyi haftalar dilerim,
Buğra
[1] Bu rubaînin Mevlânâ’ya ait olup olmadığı tartışmalı bir konu. Detaylı bilgi için bu kaynağa göz atabilirsiniz. Modern araştırmacılar bu rubainin Mevlânâ’ya “düşünce yakınlığı” sebebi ile sonradan isnat edildiğini savunuyor.

