Düşünmek ya da düşünmemek.
Socrates gibi.
Geçen ay Donald Robertson’un “Sokrates Gibi Düşünmek” kitabını okudum. Stoa felsefesi konusunda yazılarını severek okuduğum bilişsel davranışçı terapist olan Robertson, bu kitabında tarihi gerçeklerin çerçevesinde Sokrates ve Atina kentinin geçmişini kısmi kurgu bir mizaçla kaleme almış. Özellikle Antik Yunan tarihi ve felsefeye ilgisi olanlara bu kitabı öneririm, ancak tarihi kısımların felsefi kısımlardan çok daha fazla olduğunun altını çizmemde fayda var.
Bugün ise bu kitaptan kısaca bahsedip, Sokrates’in bazı fikirlerini ekonomi ve tüketici psikolojisi literatürü ile destekleyip, güncel bir probleme parmak basmak istiyorum: Sokrates gibi düşünmemek. Tabii ki herkes sabahtan akşama oturup Sokrates gibi felsefe yapmak zorunda değil ancak günümüzün dikkat ekonomisinde eleştirel düşünce yetisi geliştirip dijital içerik diyetine dikkat etmek çok önemli. Bugün ise amacım Sokrates’in hikayesi bile başlamak, modern psikoloji bu konu hakkında ne diyormuş ondan bahsedip bazı çözümlere odaklanmak.
Sokrates: Merhametsiz Savaşçı
Sokrates deyince çoğumuzun aklına çıplak ayakları ve yırtık pırtık pejmürdesiyle insanları ayar eden sorular soran, en nihayetinde ise yanlış insanları gocundurup kendi ölümüne sebep olan kel ve bodur bir filozof gelebilir. Net doğru bir bilgi bu arada ama resmin tamamı bu değil. Sokrates döneminin en saygı duyulan askerlerinden bir tanesi aslında. O dönemin hopliti, günümüzün ise ağır piyadesidir. Yani savaşlarda en önde ilerleyen ve düşmanlarla çarpışan mızraklı ve kalkanlı yayan asker.
Hatta Sokrates katıldığı üç büyük savaşta o kadar acımasızca savaşıyor ki muharebe alanında düşmanlar Sokrates’in olduğu bölgelerden kasıtlı olarak uzak duruyorlar. Onun bu cesaretini onur madalyası ile ödüllendirmek istediklerinde ise bunu silah arkadaşı olan ve mentorluk yaptığı Alkibiades’e verilmesini istiyor. Neden diye soracak olursanız, Alkibiades o dönemin genç, başarılı, doğruluk ve adalet gibi konuları gerçekten önemseyen, umut vadeden bir lideri. Onur madalyasının en az kendisi kadar cesurca savaşan Alkibiades’in kariyerine, akabinde ise Atina’ya fayda sağlayacağını düşünüyor. Robertson’un anlattığı üzere de kendisi ilgi odağı olmaktan hep kaçmış birisi zaten, o yüzden onur madalyasını reddetmesine çok da şaşırmamalı.
Sokrates sadece ilgi odağı olmaktan kaçmakla kalmıyor, döneminin ilgi odağı olan ve para karşılığı öğretmenlik yapan sofistleri eleştirmesiyle de ün kazanıyor. Bu sofistler şehir şehir gezen, döneminin zengin çocuklarına felsefe, politika, bilim ve retorik gibi konularda dersler veren öğretmenler aslında. Retoriğin altını çizdim çünkü bugün üzerine düşmek istediğim konu retorik, yani hitap etme sanatı. Günümüzün çok satan online kodlama kursları gibi retorik de Antik Yunanistan’da en popüler ders konularından bir tanesi. Nedeni ise Atina’nın demokrasi ile yönetilmesi. Şöyle ki o dönem yetişkinlik çağına gelmiş her erkek ”Ekklesia” isimli halk meclisinde ülkenin önemli kararlarında söz sahibi olabiliyor. Burada tüm kararlar temsilciler aracılığı ile değil, yurttaşların doğrudan katılması ile alınıyor. Haliyle de karşısındakilere en etkili hitap edebilen insan, ikna etme yeteneğinden dolayı en güçlü insana dönüşüyor. Haliyle de zengin aileler sofistler aracılığı ile bu sanatın eğitimini almak istiyor.
Sokrates’e dönecek olursam, sofistleri sevmiyor çünkü onlar söyledikleri şeyin doğruluğuyla ya da adil olup olmamasıyla ilgilenmiyor. Onların ilgilendiği tek şey, karizmatik konuşmalar ve ince sözleri ile insanları ikna edip edemedikleri veya istedikleri ilgiyi yakalayıp yakalayamadıkları. Aslında Sokrates bu olaya İngilizce çevirisiyle pandering diyor. Bu ifadenin Türk dilinde doğrudan çevirisi “pezevenklik” ama bu yazının bağlamındaki meali şöyle olabilir: Karşısındakinin (çıkar amacıyla) gerçeğe değil hoş olana yönelmesini sağlamak. Ya da diğer bir deyişle yaltaklanmak (Bu kavramı daha güzel betimleyen bir deyim aklınıza geldiyse bu e-postaya cevap atarak paylaşabilirsiniz.)
Bu yaltaklanmayı ya da tribünlere oynamayı ise günümüz sosyal medyasında çokça gördüğümüzü düşünen Robertson’a -- yani Sokrates’e -- göre de insanlar pandering’e maruz kaldığında başkalarının duygu ve düşüncelerini pasif bir şekilde benimser, onları sorgulama ihtiyacı hissetmez. Araştırmalara göre de insanlar bağımlılık derecesinde sosyal medya kullandıklarında kendi başlarına eleştirel düşünme yetileri azalıyor [1]. Akabinde ise TikTok gibi platformlarda gerçek bilgiden çok pazarlama amacı taşıyan bilgi kılığındaki fikirler olabiliyor. Bugün de biraz bu hesapların bizi nasıl psikolojik olarak etkilediğinden bahsetmek istiyorum.
Peki neden bu hesaplar bu kadar etkileşim alıyor?
Bunu dünyaca ünlü psikolog olan Daniel Kahneman’ın Nobel Ekonomi ödülüne layık görülmüş çalışması ile cevaplayacağım [2]. Kahneman’a göre zihnimizin içinde bulunabileceği sadece iki mod — diğer bir deyiş ile sistem — vardır: Sistem 1 ve Sistem 2. Zihnimiz herhangi bir karar verirken ya da bir olayı yorumlarken bu iki sistemden birisini kullanır. Bir manav bize elinde son kalmış portakalı satmaya çalışırken de bu sistemlerden birisini kullanırız, o gün üç defa bardak düşüren arkadaşımızla “sakar” diye dalga geçerken de.
Sistem 1 beynimizin hızlı ve otomatik modudur. Bu sistem fazla düşünmez, hislere ve dış etkilere çok açıktır. Biraz çocuk gibidir, kandırması kolaydır ve kafiyelerden hoşlanır. Örneğin bir babacan bir manavın son kalmış biberini “YEŞİL BİBERİ AĞLATIR AMA BU FİYATA GÜLDÜRÜR!” diyerek neşeyle satmaya çalışması Sistem 1’i etkileyerek bizi almaya itebilir. Ya da markette iki deterjan seçeneği arasında kaldığımızda bir tık daha pahalı olan ürünün daha kaliteli olabileceğini üstüne çok düşünmeden varsaymamıza neden olabilir. Anlayacağınız bu Sistem 1 bizim biraz daha sezgisel olan sistemimiz.
Sistem 2 ise beynimizin yavaş ve dolu dolu düşünen modudur. İki artı iki gibi bir problemi Sistem 1 ile düşünmeden çözebilirken, üç bilinmeyenli bir denklemi ancak üzerine uzun uzadıya düşünerek Sistem 2 ile düşünebiliriz. Bu sistemi kandırmak kolay değildir çünkü rasyonel bir şekilde bir şeyleri düşünür, bilgileri işler ve ürününü bize verir. Gel gelelim tembel olduğumuz için Sistem 1’i Sistem 2’den daha fazla kullanıyoruz. Bu tembellik “Ödevimi yapmak istemiyorum.” tembelliği değil ama. Daha içgüdüsel olan ve atalarımızdan gelen bir miras. Bizi hayatta tutmak için tasarlanmış. Kısa bir örnek ile bu tembellikten bahsetmek istiyorum.
İki buçuk milyon yıl öncesine, insanların mağarada yaşadığı dönemine, yani Paleolitik çağa bir gidelim. Beş yüz seksek kuşaktan dedemiz olan Keskin Gözün bir gününe bakalım. (Evet, ismi Keskin Göz çünkü o dönemlerde insanlara Uzun Kol, Geyik Gölgesi, Aslanla Dövüşen gibi doğadan ve gerçek hayat tecrübelerinden esinlenilen isimler veriliyor.) Keskin Göz ok ve yay kullanarak geyikleri avlamasıyla meşhur. Sadece şöyle bir problemi var: Bir geyiği avlamak için sabahın erken saatlerinde uyanıp yaklaşık yirmi altı kilometre güneye doğru, geyiklerin beslendiği çalılıklara kadar yürümesi gerekiyor. Yürümesi yetmiyormuş biri bazen doğru anı yakalamak için dört saat kıpırdamadan yakıcı güneşin altında beklediği oluyor. Başarısız olduğu günlerde ise gecenin zifiri karanlığında ya kamp yapmak zorunda kalıyor ya da evine yürüyor. Bu da onu diğer vahşi hayvanlar tarafından avlanılma riskiyle karşı karşıya bırakıyor. Anlayacağınız Keskin Göz’ün harcaması gereken enerjinin sarf edeceği fiziksel efora değmesi lazım. Enerjisini o yürüyüşe saklaması lazım ki kabilesini besleyebilsin. O yüzden de amcasının en küçük oğlu Suların Fatihi gün içerisinde bulaşık yıkarken Keskin Göz tembel tembel yatıyor, serin mağarasının gölgesinde sağı solu izleyerek geviş getiriyor. Biliyor ki çok sıcak bir gün ava çıkmaya çalışırsa vücudu ve zihni yorulacak, avına gereken odağı veremeyip başarısız olacak, akabinde altı haftadır böğürtlen ile beslenen çocukları açlıktan hastalanacaklar ve belki de ölecekler.
Beynimiz de aynı bu mantık ile çalışır. En aç organımız olan beynimiz, günlük enerjimizin en az yüzde yirmisini kendisine ister. Bu enerji ise yaklaşık 0.3 kilowatt olup, akıllı telefonumuzun günlük harcadığı enerjinin 100 katına tekabül eder. Haliyle dolu dolu düşünmek için enerjiye ihtiyaç duyan Sistem 2 sadece gereken zamanlarda kullanılır. Özellikle motivasyon yoksa — ilkokulda verilen o sevmediğimiz dersin ev ödevi gibi — bu sistemi başlatmak oldukça zor olabilir. Aslında Instagram keşfetinde kısa-format gönderileri izlerken durup da o gönderiler hakkında birkaç dakika düşünmek bile çok zor olabilir.
Dolayısıyla Sistem 2’yi kullanmadan geçirdiğimiz her saniye, daha kolay manipüle edilebilen Sistem 1’i kullanırız. Bu sistemi kandırması o kadar kolaydır ki, kısa, öz ve karizmatik bir açıklama zihnimize çivi gibi kazınabilir. Hayatımızdaki narsistleri nasıl tespit edebileceğimizi anlatan o özgüvenli, o ne dediğini bilen karizmatik “uzman” psikoloğun videosunu bir hatırlayalım. Aslında biraz durup düşünsek ve araştırsak — yani Sistem 2’yi kullansak — narsistik kişilik bozukluğunun toplumun sadece yüzde sıfır ile altısında görülebileceği bilgisine ulaşabiliriz. Yüzde sıfır ila altı nadir bir oran. Baya baya nadir bir oran. Biraz daha araştırırsak narsistik kişilik bozukluğu tanısının koyulması zor bir tanı olduğunu, bir uzman gerektirdiğini de görebiliriz. Gel gelelim o karizmatik insanın “Çevremizdeki enerji vampiri narsistleri nasıl anlarız?” başlıklı gönderisinin verdiği o aydınlanma hissinden sonra partnerimize narsistik kişilik bozukluğu tanısı koymanın keyfini çıkarabiliyoruz. Neden? Çünkü sabahtan beri bulaşıkları yıkamayı unutup duruyor (!).
Gördüğün her şey, var olan her şeydir.
Bu körlüğe Kahneman güzel bir isim vermiş: gördüğün her şey var olan her şeydir. Bu kavramı ChatGPT benden çok daha güzel açıklıyor:
Kahneman bu terimi, insanların ellerindeki sınırlı bilgiyle yetinerek hızlıca hüküm vermesi eğilimini tanımlamak için kullanır. Beynimiz eksik olan bilgiyi dikkate almak yerine sadece gördüğüne dayanarak karar verir — yani: “Bildiğim şey doğruysa, bilmediklerimin bir önemi yok.” yanılgısı.
Örnek olarak iş yerinizde bir süredir yerlere bir şey düşürüp duran, yemekhanede tepsiyi birkaç defa devirmiş bir iş arkadaşınızı düşünün. Çok da tanımıyorsunuz kendisini, o yüzden bu tarz sakarlıklarla geçen iki haftanın sonunda etiketi yapıştırıyorsunuz: “Bu eleman çok sakar.” Başka bir değiş ile gördüğünüz her şey — elemanın sakarlıkları—, sizin için var olan her şey oluyor: elemanın sakar bir insan olması. Gördüğünüz şeyin arkasında olabilecek diğer sebeplere bakmak aklınızdan bile geçmiyor. Belki bu arkadaş birkaç hafta önce ailesinden birisini kaybetti; belki erken Parkinson belirtileri gösteriyor, belki de fazla mesaiye kaldığı için kötü beslenmekten B12 vitaminleri düştü. Lakin ona sakar etiketi yapıştırmak kolayınıza geliyor çünkü oturup her çevrenizde olan olay hakkında uzun uzadıya düşünüp araştırma yapmaya kalksaydınız önünüzdeki önemli işlerinize ayıracak zihin gücünüz kalmazdı. Mağara döneminde çocuklarınızın açlıktan ölümüne sebep olabilecek bu durum, günümüzde mesleğinizi doğru icra edememenize neden olurdu. Bu yüzden de zaten isteniz bile sürekli Sistem 2’yi aktive edemiyorsunuz. Bunun yerine Sistem 1 hızlı ve efektif bir şekilde boşlukları doldurarak sizi bu zahmetten kurtarıyor, beyninizin değerli ve sınırlı kaynaklarını sadece kaynakları kullanmaya değecek işler için kullanmanızı sağlıyor.
Sistem 1’i etkilemenin en çok kullanılan üç yolu
Kahneman bu konuda oldukça karamsar. Sistem 1 bilincimizin altında çok hızlı çalıştığı için çoğu zaman neyi neden yaptığımızın farkında bile olmayız. Farkındalık ve üzerine düşünme genelde Sistem 2’nin aktive edilmesi ile olur. Kahneman’ın da önerdiği gibi, bizim için çok da önemli olmayan konularda Sistem 1’in var olacağını ve yukarıdaki örneklerde bahsettiğim gibi boşlukları hızlı şekilde dolduracağını önce bir kabul edebiliriz. Ne de olsa zamanımız ve beynimizin kaynakları sınırlı. Ne de olsa yöneticimiz son dakika bir Excel raporu istemişken karşı ekipteki kişinin sakarlıkları dikkatimizi bir yere kadar çekebilir.
Bu körlüğün önüne geçmenin bir yolu ise bizi biz farkında dahi olmadan manipüle edebilen bazı safsataların — diğer bir deyişle mantık hatalarının — ve önyargıların farkında olmak. Bu hataların Osmanlıcada da kulağa hoş gelen bir adı var: kıyas-ı batıl. Bu safsatalara ve önyargılara sürekli sahip olduğumuz farkındalığı her zaman işe yaramak zorunda değil ancak bizim için önemli olan konularda bu hataları yapıp yapmadığımızı bilmek hayat kurtarıcı olabilir. Bu mantık hatalarından veya önyargılardan en popüler üçünü kısaca açıklamak istiyorum:
Anekdotsal Yanılgı: İstatistiksel olarak geçerli olmayan kişisel deneyimlere dayanarak genelleme yapmak. Hikâye ne kadar canlı, etkileyici ve akıcıysa karşı taraf bundan o kadar etkilenme eğilimdedir. Hemen her ailede ya da mahallede görebileceğimiz o hikâye anlatma üstadı o amcaları hatırlayalım. O kadar güzel bir resim çizer ki, aklımıza başka bir açıklama olacağı o sırada gelmez bile. Ne de olsa gördüğümüz her şey var olan her şeydir. Altta yatan başka bir açıklama yoktur çünkü zihnimizin bu açıklamayı aramaya harcayacak enerjisi yoktur.
Cehalete Başvuru: Bir iddianın yanlış olduğu kanıtlanmadığı için doğru olduğunu varsaymak, ya da doğru olduğu kanıtlanmadığı için yanlış olduğunu varsaymak. Yakın tarihten bir örnek verecek olursam: Yeni geliştirilen korona virüsü aşılarının yan etkileri olmadığı iddiası. Buna bir de “Benim 96 yaşındaki nenem dört aşı oldu ve hiçbir şey hissetmedi.” gibi bir anekdotsal yanılgı eklediğimizde sonuç bellidir: gördüğün her şey var olduğu gibi görmediğin hiçbir şey de var olmamıştır.
Halo Etkisi (Hâle Etkisi): Belli bir kişinin ya da nesnenin bir özelliği ile ilgili oluşturulan fikrin ya da hissiyatın, o kişinin ya da nesnenin başka özelliklerine yansıtılması. Örnek ile daha anlaşılır olacak bir açıklama. Misal fiziksel olarak çekici bulduğunuz bir insanın kalbinin de temiz olacağını varsaymanız ya da çirkin bulduğunuz bir kişinin işinde başarısız olacağını düşünmeniz. Bu etkinin en trajik etkisini mahkemelerde görebilirsiniz: Araştırmaların desteklediği üzere yakışıklı ya da güzel bulunan sanıklar, diğer sanıklara göre aynı suçtan daha az ceza alırlar. (Aç hakimlerin tok hakimlere göre daha az beraat kararı verdiğini de not geçmek isterim.) Hatta Adalet Bakanlığının Temel Arabuluculuk Eğitimi Katılımcı kitabında da bu etki üzerinde durulduğunu görebilirsiniz.
Peki nedir bu sorunun ilacı?
Bu yukarıda saydığım bazı mantık hatalarının farkında olmak çoğu durumda bir işe yaramasa da bizim için önemli olan bazı kritik anlarda perspektif kazandırabilir, kandırılmamıza mâni olabilir. Özellikle Sistem 1’in domine ettiği sosyal medya arenasında her güzel konuşana inanmamak, tıp, psikoloji ya da finans gibi karmaşık konuların bazı sorunlarının üç dakikalık çözümü olacağını varsaymaktan bizi kurtarabilir.
Tabii ki sadece farkında olmak problemlerimize deva olsaydı bir Instagram hikayesindeki bir özlü söz ile tüm hayatımızı değiştirebilirdik. Aslında bu problemin asıl devası eleştirel düşünebilme yeteneğini geliştirmek. Aynı Sokrates gibi. Her konuda uzmanım diyene inanmamak. Edindiğimiz bilginin en azından kaynağına vakıf olmak. Bilgimizin olmadığı konularda neyi bilmediğimizin farkında olmak. Geçen hafta partnerimiz ile ilgili yaşadığımız bir olayı Instagram’da tam on ikiden vuran o içerik üreticisinin gerçekten ne konuştuğunu bildiğinden emin olmak. Kaynağından emin olmadığımız bilgiyi sorgulamadan zihnimizin başka bir değerli kaynağı olan hafızamıza almamak.
Yazıyı daha da uzatmamak adına önümüzdeki haftalarda daha detaylı bir kritik düşünme yazısı paylaşacağım ama şimdilik bu tarz mantık hatalarının varlığı üzerine ve sosyal medyanın manipülatif doğası hakkında biraz konuşmak istedim. Son sözü ise bu konuya günümüzden 1800 yıl önce değinen, iki önceki yazımda detaylıca bahsettiğim filozof kral Marcus Aurelius’a bırakıyorum. Günlüğünün ilk kitabında hayatındaki insanlardan öğrendiği dersleri kendisine hatırlatıyor. Bu kesiti de bu ilk kitaptan:
Rusticus’tan kişiliğimin ihtiyaç duyduğu değişikliğe ve davranışlarımın terbiyesine olanak tanımayı; retorikten tat alma eğiliminde olmamayı, kendime ait küçük ahlak konuşmaları yaparak salt varsayımlarımı yazmamayı; sofistlere ve hayırseverlere özgü şişkin bir karakter sergilememeyi, retorikten, şiirden ve ince sözlerden uzak durmayı, evde cüppeyle dolaşmamayı ve bu gibi şeyleri yapmamayı; Rusticus’un Sinuessa’dan anneme yazdığı mektuplar gibi sade bir dille mektup yazmayı; gücendiğim ya da gücendirdiğim insanlara karşı, onlar yeniden barışmak istediklerinde sakinleşmeyi ve onları kolaylıkla affetmeye hazır olmayı; çok dikkatli ve titizlikle okumayı, kendi yüzeysel düşüncelerimle tatmin olmamayı ya da başkalarının sıradan görüşlerini hemen kabul etmemeyi; beni kendi kopyalarıyla tanıştıran Epiktetos’un Söylevler’iyle yüzleşmeyi öğrendim.
Saygılarımla,
Buğra
[1] Bu konuda istediğim parametrelere ve istatistiksel yollara başvurmuş bir çalışmaya tıklayarak ulaşabilirsiniz. İtalyan bir araştırma ancak konunun evrensel olduğunu düşünüyorum. Türkiye içerisinde yapılmış benzeri bir araştırmaya ulaşamadım.
[2] Aslında Kahneman ile Amos Tversky’nin de almış olması gerekirdi ancak kendisi erken yaşta kansere yakalanarak vefat ediyor. Kahneman’ın kendisi dahi bu kitapta geçen bazı fikirleri eleştirse de modern ekonomi psikolojisinin temelini bu kitaptaki bazı teoriler oluşturuyor.

