Etiketimiz yırtılmış haberimiz yok.
Duman dedektörü ilkesi, kediler ve salatalıklar
Bundan yaklaşık bir buçuk sene önce, klinik psikoloji üzerine bir ders almadan hemen önce dedim ki “Herhalde akıl sağlığı kitapçığını verecekler, biz de ezberleyeceğiz.” Aslında ben bu dersi almadan önceki senelerde gerçekten de böyle bir yaklaşım varmış, lakin bu dersin başına getirilen yeni profesörün planları başkaydı. Hocanın sadece bir kuralı vardı: İnternetten hızlıca bulabileceğimiz bilgileri bu dersin dışında bırakmak.
Dersin içeriği depresyon tanısı koyabilmek için gereken on iki kuralı ezberlemekten çok klinik psikoloji alanındaki sonuçlara, sistemlere ve süreçlere odaklanmak üzerineydi. Bir nevi sistemsel olarak yaşanan ruh sağlığı sorunlarıyla nasıl mücadele ediyoruz, daha önemlisi, bu konularla nasıl mücadele edemiyoruz gibi noktalar üzerine bir müfredat vardı. Ne de olsa akıl sağlığı kitapçıklarıyla ve tanı koymakla ilgili başka dersler olacağı için, bu hocamız daha geniş bir açıdan yaklaşmayı tercih etmişti.
Bu hafta ise bu dersin süresi boyunca sık sık üzerinde durduğumuz, günlük hayatımızın bilfiil içinde olan bir konudan bahsetmek istiyorum: Etiketle(n)mek. Diğer bir deyişle damgalamak veyahut damgalanmak. Özellikle de ruh sağlığı konularıyla ilgili etiketlenmenin üzerinde duracağım, zira istatistiksel olarak toplumun dörtte biri hayatının en az bir döneminde bir ruh sağlığı problemi yaşadı ya da yaşayacak.
Etikete kısa bir bakış
Fişlenmenin kökeni Antik Yunancadaki stigma kelimesinden geliyor. Stigma, o dönemlerde suçlular ya da köleler gibi toplumun dışlanmış kesimlerine, keskin ya da sıcak bir nesneyle yapılan damgaya verilen ad. Günümüzde ise bireyin belirli bir özelliğinden veya durumundan dolayı olumsuz bir bağlam içinde etikete sahip olması olarak nitelendirebiliriz.
Mahallenin delisi, alkolik akraba, minibüsteki “kafası kırık” o insan, narsist eski sevgili, inek sınıf arkadaşı derken dilimizde birisini etiketlemek için kelimeden bol bir şey yok. Pekâlâ, bu etiketlemek bizim elimizde olan bir şey mi? Diğer bir deyişle, neden bu kadar kolay ve sık bir şekilde bir şeyleri ya da birilerini etiketliyoruz?
Ötüp duran duman dedektörleri, salatalıktan korkan kediler
Bu sorunun cevabını bize duman dedektörleri veriyor. Tatbikatlar, yanlış zeytinyağı ile pişirilen etin dumanı ya da hakiki yangınlar derken çoğumuz hayatımızda bir defaya mahsus da olsa o duman dedektörlerinin tiz sesini duymuşuzdur. Evet, hiçbirimiz gerekmedikçe o sesi duymak istemez ancak duman dedektörünün en ufak bir problem hissettiğinde de çalışmasını isteriz, çünkü bir defa doğru tehdidi yakalaması yaptığı tüm yanlışları telafi edecektir. Aynı şekilde — Instagram’da mutlaka karşınıza çıkmıştır — kediler de (yılana benzeyen) salatalıkları görünce bir anda zıplar. Bizim sadistik zevklerimizin kurbanı olan bu kedilerin alarm mekanizmaları, onların vahşi dünyada hayatta kalma ihtimallerini artırır.
Biz insanlar da aynı duman dedektörleri gibi negatiflikleri çok hızlı yakalama eğilimine sahibiz. Milyonlarca yıl boyunca türümüzün devamlılığını sağlamış bu eğilim bizi hayatta tutmak için var. Potansiyel tehditlerin hepsine alarm vermek sinir bozucu olsa da yakalayabildiğimiz bir gerçek tehdit bizi yakınlardaki avcı hayvanlardan, yangınlardan, tacizlerden ve daha nice problemlerden kurtarabilir.
Bu yüzdendir ki ama bilinçli ama bilinçsiz, tehdit arama eğilimindeyiz. Daha önceki yazımda daha detaylı bahsettiğim gibi, zihnimiz her gördüğümüz, duyduğumuz, işittiğimiz ya da düşündüğümüz düşünceyi derinlemesine inceleyemez. İnceleseydi bir adım atacak dahi enerjimiz kalmazdı. Haliyle bu seri negatif etiketlemeler bizi efektif bir şekilde mahallenin delisinden koruyabilir, geceleri “tehlikeli gözüken” insanların olduğu bazı sokaklardan geçmememizi sağlayabilir. Bu mekanizma etiketleyen bizleri koruyor evet, lakin etiketlenenler için bu durum nasıl?
Etiket öyle bir yapışmış ki bir türlü tam soyulmuyor. Birisi cif getirsin.
Psikoloji biliminin çoğu duruma olduğu gibi, bu duruma da bir adı var: Öz-etiketleme. Öz-etiketleme kavramı, sahip olduğuna inandığımız ya da başkaları tarafından bize yapıştırılmış bazı etiketleri içselleştirmemizi temsil ediyor.
Bu fenomenin en çarpıcı örneğini Franz Kafka’nın “Dönüşüm” kitabında görebiliriz. Kitabın baş kahramanı Gregor, önce odasından çıkmayarak kendisinin bir böcek olduğu düşüncesiyle uyanır. Sonrasında gerçek bir böcek gibi davranmaya başlar. Kitabın başından itibaren Gregor’un gerçekten bir böceğe dönüştüğünü — diğer bir deyişle metamorfoz geçirdiğini görürüz ve bunun psikolojik ve toplumsal yan etkilerini gözlemleriz.
Kendi hayatımıza dönecek olursak, bu durumun masum örneklerinden birisi “Benim matematiğim kötüdür” inancı. Belki zor bir matematik hocamız vardı, belki de genetik bir yeteneksizliğimiz… Belki de ilkokul hocamız “Çocuğum sen matematiği boş ver.” vb. söylemlerde bulundu. Bu noktadan itibaren matematikte anlayamadığımız her engel, bu inancımızı körüklememize sebep oldu. Aslında gerçek öğrenmenin yaşandığı çoğu an, bir problemi anlayamadığımız ve streslendiğimiz o gergin anlarken biz bu anlarda sabırlı olmak yerine etiketimizi cildimize doğru daha sert bastırdık, onun cildimize iyice yapıştığından emin olduk. Biz bu etiketi sağlamlaştırdıkça sadece kendimiz değil, çevremiz de bu etikete inanmaya başladı. Çevremiz inandıkça matematikte daha da kötü olmaya başladık, belki de bir noktada uğraşmayı bıraktık.
Matematik dersinden çıkalım, bayramda akraba buluşmalarına gidelim. Hemen her sülalede alkol ya da madde kullanımıyla savaşan bir birey vardır. Her bayramda olduğu gibi bu akrabamız yine söylenmeyecek laflar ediyor, kayınçoya bulaşıyor, bazen de bir anda sessizleşip uzaklara bakıyor. Ona konulan etiket ise basit: “Alkolik”. Şimdi burada amacım, bir empatiye zorlamak, bizlere zarar vermiş olabilen insanları savunmak değil. Lakin birisine alkolik gibi bir etiket yapıştırdığımızda gerçekleşen bir durum var: O insanı spesifik bir sorun yaşayan bir birey olarak değil, alkolik bir birey olarak varsayıyoruz. Alkol tüketimi ile yaşadığı sorunlar kimliğinin belki de bir parçasıyken, yapıştırdığımız bir etiket ile o kişinin tüm kimliğini bir sıfata, birkaç hecelik bir kelimeye indirgiyoruz.
Görünmez etiketler
Bu bağlamda “alkolik” etiketini her türlü etiket ile değiştirebiliriz. Otistik, müptela, bağımlı, salak, şımarık, şizofren, takıntılı, deli… Bu etiketlerin hepsinin ortak bir özelliği var: Buna sahip olduğuna inanan kişinin kendisine verdiği zararlar.
Bu zararlardan bir tanesi öğrenilmiş çaresizlik, diğer bir deyiş ile “Denesem ne fark edecek ki?” sorusu. Bazen bir türlü çözemediğimiz, kendimize yüklendiğimiz bir konunun çözümü olmadığına kendimizi inandırırız. Problemin olmadığını düşündüğümüz zamanlar hayatımıza normal bir şekilde devam eder, problem olduğunda ise bazı çözümler deneyip başarısız oluruz. Bir noktada ise bir umutsuzluk baş gösterir ve durumu kabullenmeye başlarız: “Matematiğim her zaman kötüydü, şimdi bu kursa yazılırsam başarısız olacağım.” Bazı durumlar gerçekten de çözülemez olabilir; ancak bazen de kendimize yapıştırdığımız etiketler sadece biz inandığımız sürece varlar. Belki de bu durumlarda bilmediğimiz bir şeylerin olduğunu kabul edip, yardım istemek, bu işi gerçekten çözmüş ya da çözebilecek birilerine danışmak makul bir seçenek olabilir. Peki birilerine danışmak ne kadar makul bir çözüm?
Bu da konuyu öz-etiketlemenin ikinci bir zararına getiriyor: Çözümün varlığını bilsek dahi ona yönelmemek. İnsanların hakkımızda ne düşüneceği korkusu olsun, kendimizin kendi hakkımızda ne düşüneceğinden korkmamız olsun bir çözümü denememek için her türlü sebebimiz var: “Terapiye gidecek kadar kötü değilim.”, “Doktora bu konuda sadece şu insanlar gider, ben gitmem.”, “Şu ve şu geçsin ondan sonra bakacağım.”, “Şunu denersem hakkımda ne düşünürler?” … Peki bizim gizli etiketlerimiz neler? Şimdiye kadar kendimize kaç etiket yapıştırdık? Bu etiketlerin kaçı hayatımızı fark ettiğimiz ya da etmediğimiz açılardan etkiliyor? Belki de her bir etiketin altında bir parçamız var – anlamaya, anlatılmaya ve iyileşmeye değer bir parça.
Saygılarımla,
Buğra
İlginizi Çekebilecek Diğer Yazılar
Yapsam mı, yapmasam mı? Hangisi doğru karar?
Dijital Yaşamda Dijital Huzuru Bulmak - V
Kitap Okumanın Psikolojisi - III


Çok çok anlamlı ve keyifli bir yazı…👌👌👌
👏🏻👏🏻