Kitap Okumanın Psikolojisi- I
Kitap okumanın yararı: "Kültürlenmek"
Okumak; kültürden, toplumdan, doğduğumuz ülkeden bağımsız bir şekilde tarih boyunca niş bir aktivite olmuş. Okuma ifadesini biraz daha daraltırsam, keyif için okumak, araştırmaların da gösterdiği üzere daha da niş bir hobi. Dijital dünyanın yeni düzenini de hesaba katarsak, TÜİK verilerine göre 2024 yılında ülkemizde 15 yaş ve üzeri nüfusun sadece %27’si kitaplarla haşır neşir. Bu küçük kesimin ise daha küçük bir kısmının düzenli olarak keyif aldığı için kitap okuduğunu varsaymak pek de akıldışı olmaz.
Burada amacım vahim bir tablo çizerek üstten bakan bir “okumalısınız” dersi vermek değil. Kitap okumamanın birçok nedeni var: Sosyoekonomik zorluklar, ataerkil yapılaşmanın zoraki rolleri, dönemsel yoğunluklar, okumaktan genel olarak zevk almamak ya da büyürken çevremizde istikrarlı bir şekilde kitap okuyan figürlerin eksikliği… Kimimiz dinleyerek daha iyi öğrenirken kimimiz hayatı yaşayarak öğrenmeyi tercih ediyoruz. Bu da güzel bir çeşitlilik oluşturuyor, keza farklı kişiliklere ve özelliklere sahip insanlar kendilerine uygun bir yer buldukça dünya herkes için daha yaşanabilir bir yer oluyor. Adrenalin tutkunları sporcu ya da cerrah olurken, içe dönük insanların zengin iç dünyası, dış dünyanın zengin edebi eserlerinde kendisini tezahür edebiliyor. Ya da ikisine de sahip olan Ernest Hemingway gibi yazarlar dünyayı başka çerçevelerden görmemizi sağlayabiliyor.
Lakin okuma kültürünün yaygın olmamasını bu tarz iyimser bir dünya resmiyle de meşrulaştırmak istemiyorum. Bence geçmişten bu yana okumamamızın en büyük sebebi büyürken düzenli olarak okuyan ve bize okumayı sevdiren bir büyüğümüzün, rol modelimizin eksikliği [1]. Bilakis tam şu aralar okumamamızın en temel sebebi ise kitap okumaya ayıracağımız zamanı daha öncelikli aktivitelere harcamamız. Bu aktiviteler terfi almak için mesaiye kalmak olur, hasta bir yakınımızla ilgilenmek olur ya da dikkatimizi dağıtmak için sosyal medyada gezinmek olur. Önemli olan bu önceliklerin artıları ve eksileri hakkında kritik düşünebilmek ve kendi yaşam koşullarımıza göre bilinçli kararlar vermek. Bu serimde amacım ise kitap okumayla ilgili bizi kritik düşünmeye sevk edecek ve önceliklerimizi değiştirebilecek bazı bakış açılarını sunmak.
Sebepleri bir kenara bırakıp sonuçlara bakarsak, kitap okumanın nadir olmasından olsa gerek, okumanın verebileceği yararları kendimizde ve çevremizde nadir görüyoruz. Okumaya tekrar başladığımız zamanlardaysa bu yararları kısa vadede fark edemediğimizden hayal kırıklığına uğrayabiliyoruz çünkü bu yararları fark edebilmek, her gün gördüğümüz bir arkadaşımızın saçının uzadığını fark etmeye benziyor. Arkadaşımızın saçı uzarken saçının uzadığını anbean fark etmiyoruz ancak bir noktada arkadaşımızın saçı bize uzamış görünüyor. Düzenli okumanın yararları da böyle aslında: Önemli bir kitabı okuduğumuz için hayatımız bir anda değişmeyebilir, ancak kendimizi düzenli olarak farklı insanların farklı bakış açılarına maruz bırakırsak bir noktada ihtiyacımız olan bakış açıları ağımıza düşebilir. Geriye dönüp baktığımızda ise bizi neyin nasıl etkilediğini tam olarak göremesek bile kendimizi ruhsal, zihinsel ya da profesyonel olarak daha iyi bir yerde bulabiliriz.
Bu ve önümüzdeki haftalarda ise kitap okumanın psikolojisi, yararları, olası zararları ve okuma alışkanlığı kazanmanın çeşitli yollarından bahsetmek istiyorum. Amacım bir yandan okumak denince akla gelen düşüncelerin ve hislerin sebebine inerken diğer yandan da ne okumanın hangi koşullarda negatif bir aktiviteye dönüşebileceğini tartışmak. Lafı daha da uzatmadan, bu yazımda okumak denince akla gelen ilk yararlardan birini ele almak istiyorum: Kültürlenmek.
Kitap okumak, kültür sahibi olmaktır (!)
Hayır. Burada kitap okumanın bizi kültürlü bir insana dönüştürdüğünü, belli bir değer hiyerarşisinde — yani bir değerin diğerinden üstün olduğu bir sistemde — bu hiyerarşinin üstüne çıkmamızı sağladığını savunmayacağım. Sonuçta, kültür ne demek? Hangi kültür? Kimin kültürü? Kime göre daha kültürlü? “Ölmeden okunması gereken yüz kitabı” okumak ya da Tolstoy’un savaş döneminde toplumun ahlakını ya da insanların psikolojisini nasıl ele aldığını konuşabilmek mi kültür? Ya da salt ilgimizi çektiği için okuduğumuz psikoloji, siyaset, tarih, felsefe vb. disiplinlerdeki bilgilerimizi akıcı bir şekilde anlatırken bunu yapmayan insanları eleştirmek mi kültürlü olmak?
Lisedeyken de bazı hocalarımın sık sık kullandığı bir ifadeydi aslında kültür: “Okumazsanız kültürsüz olursunuz.” Bir aktiviteyi sevdirmek üzerine değil, aktivitenin yokluğunun vereceği zararı ön plana çıkartmak üzerine bir yöntem uygularlardı. Bunu da kötü bir niyet ile yaptıklarını düşünmüyorum. Görev süreleri boyunca yüzlerce, belki de binlerce öğrenciye eğitim vermiş ve vermekte olan hocalarımız; gençlerin kitap okumadığı, kritik düşünemediği, tarihini, kültürünü, siyasetini ya da farklı alanlardaki farklı bakış açılarını bilmediği bir toplumu bilfiil görme lanetine; aynı zamanda bu süreci belli bir ölçüde de olsa değiştirebilme olanağına sahipler [2].
Ancak eğitimin psikolojisine baktığımızda, korku, bir insana bir alışkanlığı kazandırmada en etkisiz yöntemlerden bir tanesi. Özellikle de bu korku, elle tutulamayan, genç bir bireyin körpe zihninde çok da yeri olmayan soyut kavramlara dayanıyorsa. Nitekim nörolojik olarak yaklaşık yirmi üç yaşımıza kadar zihinsel gelişimimizi tamamlamıyoruz. Ergenliğe girdiğimizde beynimizin sosyalleşmek, dürtüsel davranışlarda bulunmak ya da duygusal olmak gibi işlevlerden sorumlu alanları çok hızlı bir şekilde gelişirken; dürtü kontrolü, mantıklı karar vermek gibi yüksek işlevli bölgeleri çok daha yavaş gelişmekle kalmıyor, yirmili yaşlarımızın ortasına doğru gelişimini ancak tamamlayabiliyor [3]. Yani ergen bir zihinden sistematik bir şekilde geleceği düşünmesini, bir vizyon kurmasını ve ona göre insan üstü bir disiplinle hareket etmesini istediğimizde, öncelikle kendimizin pek de beceremediği bir şeyi yapmalarını, sonralıkla bir balıktan kanatlanıp uçmasını bekliyoruz.
Tabii ki kendi kültürümüzden başlayarak farklı kültürleri bilmek, farklı alanlarda farklı bilgi sahibi olmak, sosyokültürel miras veya birçok açıdan çok önemli. Erken yaşlardan itibaren tarihimizi bilmek, dünyada ve ülkemizde neler olup bittiğini kritik bir çerçevede inceleyecek kadar bilgi sahibi olmanın önemli bir yolu da bu alanlarda haber, kitap vb. yazılı kaynakları okumak. Keza bu okumalar, ancak neyi neden okuduğumuzu bilirsek bizi bu mirasın taşıyıcılarından kılar. Bu sırada keyif almadan zoraki okumaya çalıştığımız her bilgi ise hafızamızın tozlu raflarına yol alır, bizi okumaktan daha da soğutur.
Sonuç olarak…
Kitap okumanın faydası dendiğinde “Kültür sahibi olmak” gibi elle tutulur bir dayanağı olmayan, tanımı kişiden kişiye değişebilen, okuyan insanların okumayanlara karşı hiyerarşik bir eleştiri içinde olmasına kadar varabilen bu tarz soyut ifadelere karşı bu serinin ilk yazısında kısa bir serzenişte bulunmak istedim. Eğer bu gibi amaçlarla bir işe başlarsak, kendimizi görünmez bir kıyas noktasıyla yarışırken, suçlu hissetmemek için hoşumuza gitmeyen kitapları okumaya çalışırken bulabiliriz. Sonuçta hangi noktada kültürlü ya da bilgili bir insana dönüşüyoruz? Yeteri kadar yazılı metin okuduğumuzda mı? Canıgönülden umurumuzda olmayan fikirleri yeri geldiğinde etkileyici bir şekilde ezbere konuştuğumuzda mı?
Evet, farklı fikirlere maruz kalmak ve olaylar arasında bağlantı kurabilmek önümüzdeki hafta bahsedeceğim düzenli kitap okumanın avantajlarından birisi, ancak bu, “Olaylar arasında bağlantı kurabilmek istiyorum.” gibi bir bulanık motivasyondan ziyade gerçekten ilgimizi çeken okumalar yaparak yavaş yavaş inşa edilen, ulaşılması güç, ancak uğraşmaya değer bir ideal. Aksi durumda kendimizi okumayı yarım bırakmanın vereceği rahatsızlık hissinden kaçmak için aynı sıkıcı kitabı iki ay boyunca okurken bulabilir, ya da gençlerden daha kendimizin bile okuyamadığı zorlu kitapları okumalarını bekleyebiliriz. Ne var ki sonucunda ne egomuz tatmin olacak ne zihnimiz ne ruhumuz ne toplumumuz… Hadi ego zaman zaman düşmanımız, tatmin olmayıversin. Peki diğer üçü?
Saygılarımla,
Buğra
Kaynaklar & Dipnotlar
[1] Her ne kadar ailemizin etkisi çoğu psikolojik kavramda hatırı sayılır olsa da bu konu nezdinde İngilizce yazılmış bir inceleme makalesine bakabilirsiniz.
[2] Öğretmenlik müfredatında ise güncel bulgulara dayanan bir psikoloji, pedagoji derslerine nispeten az ağırlık verilmesi ayrı bir eleştiri konusu.
[3] Bu bilgi, son zamanlarda yayınlanmış bir makaledeki bir teori olmaktan ziyade, psikolojide ve nörolojide uzun zamandır kabul gören bir olgu. Hatta ergenlik dönemindeki gençler için güçlü bir motora ancak zayıf frenlere sahip bir araba metaforu sıklıkla kullanılıyor.
İlginizi Çekebilecek Diğer Yazılar
Dijital Yaşamda Dijital Huzuru Bulmak - V
Yapsam mı, yapmasam mı? Hangisi doğru karar?
İyiye gitmek mi, kötüden kaçmak mı?

