Kitap Okumanın Psikolojisi – II
Kitap okumanın üç elle tutulur faydası
Geçtiğimiz hafta kitap okumak ile özdeşleştiğine inandığım “kültürlü olma” ideası üzerine tartışarak kitap okuma serisini başlatmıştım. Kültürlü olmak, vizyon sahibi olmak gibi elle tutulur olmayan bazı inanışların bizi suçluluk ya da “yapmam gerek” hisleriyle okumaktan daha da soğutacağından bahsettim. Özellikle de ergenlik yıllarındaki zihin gelişimimizle tutarlı olmayan bazı beklentiler, bireyin yıllar boyunca kitap okumaktan uzaklaşmasına neden olabiliyor.
Bu hafta ise okumanın bazı elle tutulur yararlarından bahsederek düzenli okumadığımızda neleri kaçırabileceğimizden bahsetmek istiyorum. Ancak öncelikle bu fayda konusunun bir iyi bir de kötü yanına değineceğim. Kötü yanı, bu faydalar birkaç kitap okuyunca hemen fark edebileceğimiz faydalar değil. Bu hayatta kazanmaya değer her şey gibi salt şans ya da kısa yollarla değil, zamanla birikerek hayatımızı değiştiriyorlar. Bu da sonuç odaklı değil, süreç odaklı olmayı; diğer bir deyiş ile sabırlı olmayı gerektiriyor.
İyi yanı ise bu sabrın negatif bir sabır olmasına gerek yok. Okumanın faydalarına sahip olmak için “okunması gereken yüz klasikleri” okumamıza gerek yok. Süreçten zevk aldıkça sabır, yerini oyun hissine bırakacak; çizgi romandan tutun, Mars’ta geçen bir aşk romanına kadar severek okuduğumuz her bir kitap bize okumanın avantajlarını sunacaktır. Hatta, önümüzdeki haftalarda daha detaylı bahsedeceğim üzere, okuma alışkanlığı; zorla okutulan (ya da okumaya kendimizi zorladığımız) ve iç motivasyonumuzu alevlendirmeyen kitapları okuyarak değil, sevdiğimiz metinleri okuyarak kazanılır. Sevdiğimiz metinleri okumaya başladıktan sonra arkamızda bıraktığımız çocuksu merakımız yavaş yavaş yeniden canlanır ve normalde sıkıcı gelebilecek kitaplara bile ilgi duymamıza neden olur.
Okuma alışkanlığımızı kaybetmişsek ya da kazanmak istiyorsak, psikoloji biliminin güzel bir müjdesi var: Evde, okulda ya da hayatta maruz kaldığımız eğitim sistemleri bizim çocuksu ruhumuzu çöpe değil, olsa olsa bir geri dönüşüm kutusuna atabilir. Yaşımız ya da durumumuz ne olursa olsun bu oyun oynamayı seven ruhumuz yeniden canlanabilir, zorlu yollarda ilerlerken bize tampon olabilir. Bu tampon ise ihtiyacımız olan molayı sosyal medyadan daha verimli bir şekilde bize sağlayarak girintili çıkıntılı olan o zorlu yollara asfalt dökebilir.
Faydalar hakkında herhangi bir faydadan bahsetmeyerek en fazla bu kadar konuşulabilir herhalde, çok da uzatmadan kitap okumanın elle tutulur üç pozitif getirilerine geçmek istiyorum. Önümüzdeki hafta ise ayrı bir yazıyı hak ettiğine inandığım birkaç getiriden daha bahsederek bu “fayda” sayfasını kapatmayı planlıyorum.
1- Kelime Haznesi ve Artikülasyon
Kelime haznesini artırmak, başlı başına kelime haznesini artırmak motivasyonuyla yapılacak bir aktivite değildir diye düşünüyorum. Belki mesleği yazmak üzerine olan ya da benzeri amaçlara sahip insanların yapacağı bir şey olabilir, ancak bu tarz niş amaçlara sahip olmayan insanların her gün kelime haznesini artırmak için kelime çalışması çok da akıl alır bir şey değil.
Nitekim kelime haznesini arttırmanın anlamlı ve elle tutulabilir bir sebebi var: Artikülasyon. Kullanıldığı bağlama göre farklı anlamları olan bir terim artikülasyon. Müzikte bir sesin çalındığı biçimi ifade ederken, tıpta nefesin akciğerden başlayan, ses telleri, çene, ağız ve dudak gibi yollardan geçerek kelimelere dökülmesini ifade ediyor.
Bu yazımda kullanmak istediğim anlam ise daha psikolojiyle uyumlu: İç dünyanın dışa dökümü. Hepimizin iç dünyası yeterince karışık: Bir düşünceden diğerine zıplayan bir bilincimiz, duygularımız, düşüncelerimiz, inanışlarımız, düşünceymiş gibi gözüken ama içimizde seslendirmeye gerek duymadığımız imgeler ya da aynı anda birkaç duyguyu besleyen kısa kısa bir sürü düşünce var.
Denklem ise basit: Ne kadar çok okursak, o kadar çok kelimeyle karşılaşırız. Ne kadar çok kelime bilirsek, o kadar karmaşık iç dünyamızı dış dünyada ifade edecek aracımız olur. Mesele birisine söylemek istediğimiz bir şeyler var ama zihnimizde bu söylemek istediklerimizi bir paragrafta özetlemiş bir kara tahta yok. Öyle olsaydı oradan ezbere okuyabilirdik ama bir şekilde bu duygu-düşünce-inanış karmaşasını zihnimizden çıkarıp akciğerimiz aracılığı ile kelimelere, yani gerçekliğe dökmemiz gerekiyor. Peki biz iletişimlerimizin kaçında gerçekten söylemek istediklerimizin ne kadarını karşı tarafa ilettik? Hadi ilettik diyelim; peki karşı tarafın bunları tam da amaçladığımız şekilde anladığından ne kadar emin olduk? Kaç kavga, kırıcı söz ya da hayal kırıklıkları önce kendimizle, sonra başkalarıyla doğru bir iletişim kurduğumuzda engellenebilirdi?
Belki biraz absürt gelecek ancak aklımızdaki ve ruhumuzdakileri artiküle etmek çok nadir bir yetenek. Hepimizin doğuştan ya da büyütülüşümüzden gelen dilbilimsel yetenekleri yok. Hepimizin aklındakini konuşabilmesi için stabil bir ruh hali ya da yaşantısı yok. Ya da herkes düzenli olarak eleştirel düşünüp aklındakileri yazıya döktüğü bir eğitim alma lüksüne sahip değil. Ancak düzenli olarak okuyarak iç dünyamız ile dış dünyamız arasındaki farkı kapatabilir, hayatımızı içimizle uyumlu bir şekilde yorumlayabilir, hatta şartların izin verdiği ölçüde dış dünyamızı tasarlayabiliriz.
Bir diğer nokta ise, aklımızdan geçen fikirlerin ve hislerin kaçını gerçekten anlıyoruz? Eğer bu düşünceleri ve hisleri dökebileceğimiz bir kelime yoksa, aklımızdaki hisler ve fikirler gerçekten de var mı? Yoksa bu yapılar, olduğunu az buçuk bildiğimiz lakin düşüncelere dökemediğimiz “fikirimsi” bazı sesler ya da görüntüler mi? Hani bazen bir şeyi düşünür gibi oluruz ama tam olarak düşünce değildir, akıp gider biz tanımlayamadan. Bu tanımlayamadığımız düşünceler, hisler ve inanışlar ise hayatımızı istemediğimiz yönlere doğru yönlendiriyor da olabilir, yönlendirmiyor da. Onları ifade edecek kelimelerimiz olmadığı sürece bunu nasıl bilebiliriz?
2- Hitabet
Eskilerden beri ne işte çalışırsak çalışalım, sanıyorum en temel yeteneklerden birisi hitabet yeteneğidir. Keza tüm tarih (yanlış motivasyonlarla da olsa) doğru hitabet eden insanların yarattığı etkilerle dolu. Bu hitabeti, sadece zengin kelime dağarcığı ile değil, ton, akıcılık vb. kavramlarla da tanımlayabiliriz. Sonuçta dinleyiciler bilmedikten sonra konuşmamızda dünyanın en doğru kelimelerini kullansak kaç yazar?
Kitap okumak nasıl ton, akıcılık, telaffuz gibi özellikleri geliştirir derseniz de güzel bir bilimsel terimle cevap vermek isterim: Subvokalizasyon (içten seslendirme). Ne kadar çok okursak, iç sesimiz de o kadar pratik ediyor. İlginçtir ki konuşurken kullandığımız kaslarımız, kullanmamız gerekmediği hâlde kitap okurken de kasılıyorlar. Bu da bizi daha etkin konuşmacılara, akabinde ise kendi pazarlıklarını yapabilen, karmaşık hayatın karmaşık ilişkilerinde kendisini net ifade ederek dengede durabilen insanlara dönüştürüyor [1].
3- Farklı bakış açıları, farklı zihinsel modeller, farklı başa çıkma mekanizmaları
Yaptığın her işte doğru düşüncelerden beklendiği gibi hareket edemezsen karamsarlığa, umutsuzluğa kapılma, mağlup edilmiş gibi hissetme; yaptıkların ters teperse yeniden başla, insana layık eylemlerin çoğunluktaysa bundan memnun ol. Döndüğün yolu sev ve felsefeye sert bir eğitmene gider gibi gitme, göz iltihabından muzdarip olanların merhem ve yumurtaya, hastaların yakıya gittiği gibi git. Böylelikle yalnızca akla itaat ettiğini göstermiş olmayacak, onunla huzur da bulacaksın.
Zamanında dünyanın en güçlü insanı olan Roma’nın filozof kralı Marcus Aurelius, felsefeyi dayatılmış bir kitap listesi gibi değil de ihtiyacı olundukça nazikçe kullanılabilen bir merhem olarak görüyor. Bu ifadede “felsefeyi” “kitap okuma” ile değiştirebiliriz. Farklı farklı kitaplar okudukça farklı bakış açılarına maruz kalırız. Kalmak zorundayız. Yazı tarihinin başından beri gelmiş geçmiş, bizim geçtiğimiz yollardan geçmiş, yaşadığımız sorunları yaşamış insanların bakış açılarına maruz kalmak bir nevi merhem koleksiyonu yapmaya benzer. Merhem koleksiyonumuz ne kadar geniş olursa farklı yaralarımıza sürebileceğimiz o kadar merhemimiz, hayatımızdaki olaylarla başa çıkmamızı sağlayan o kadar bakış açımız olur. Bir cerrahın durumdan duruma kullandığı tıbbi aletleri gibi, bizim de emrimize amade zihinsel modellerimiz olur.
Geçmişten günümüze yaşamış ne kadar insan varsa o kadar zihinsel model var. Neyse ki bazı insanlar ya da tarihçiler, bu zihinsel modelleri yazıya döktüler. Marcus’un zihinsel modeli zorluklar karşısında bakış açımızı kontrol etmemize olanak tanırken Büyük İskender’in zihinsel modeli arsız bir büyüme politikası ve egoyla beraber günümüzde işe yarayabilecek stratejileri de içerir. Anna Frank’in zihinsel modeli, en zor durumlarda dayanıklılığın ve umudun sembolü olabilirken ABD’nin kurucu üyelerinden Benjamin Franklin’in zihinsel modeli, duygusal olarak hassas bir yapıya — belki de yengeç burcuna (!) — sahip olanlarımız için dünyanın zorluklarıyla nasıl başa çıkabileceğimiz konusunda yardımcı olabilir. Keza defalarca kandırılan ve duygusal olarak dengeli olmayan genç Franklin, kendi kusurları üzerinde sistematik bir şekilde çalışarak tarihin en önemli figürlerinden birisi oldu.
Bütün bu bakış açıları — daha kapsamlı bir ifadeyle zihinsel modeller — yaşadığımız zorluklarla başa çıkmak ya da hedeflerimize ulaşmak gibi süreçlerde bizlere rehberlik edebilir. Okumadan, deneme yanılma yaparak ulaştığımız bazı bakış açıları belki de bir kitap ötemizdedir. O yüzdendir ki bence “Okuyan mı bilir gezen mi?” sorusu eksik bir soru. Aslında hem okuyan hem de yaşayan bilir bu hayatı. Yaşayarak on yılımızı alan bir bakış açısını belki de okuduğumuz yirmi altıncı kitapta ikinci yılımızda alacağız. Akabindeki birkaç seneyi de bu fikirleri hayatımıza uyarlamaya çalışarak geçirsek, on yıl sonra bambaşka bir yerde farklı ve daha yüksek nitelikteki problemlerle uğraşıyor olacağız.
Büyük İskenderiye Kütüphanesi
Devir, Büyük İskenderiye Kütüphanesi devri. Milyonlarca yaşanmışlık, deneme yanılma, hatalar, başarılar ya da başa çıkmalar birkaç tıklama uzağımızda. Fiziksel kopyalara ulaşamıyorsak internet ucuz ya da ücretsiz kaynaklarla dolu. Bundan birkaç sene sonra geriye dönüp baktığımızda, geldiğimiz noktaya bizi okuduğumuz kitapların mı getirmiş olmasını dileyeceğiz, yaşanmışlıkların getirdiği bilgeliklerin mi, yoksa TikTok’ların mı?
Saygılarımla,
Buğra
Kaynaklar & Dipnotlar
[1] Okuma hızını artırmak için bu subvokalizasyonu içeren bazı teknikler de var ancak hızlı okuma kavramına inanmadığım için burada ele almak istemedim. Kas kazanmak için yaptığımız ağırlık antrenmanları gibi, farklı alanlarda kitaplar okumaya başladıkça zihnimiz kaslanacak ve daha efektif okumaya başlayacaktır. Sonuç daha hızlı okumak olsa dahi hızlı okumanın değerli olduğuna inanmıyorum çünkü okunan kitap sayısının herhangi bir alanda konuşulmaya değer bir metrik olduğunu düşünmüyorum. Zannımca önemli olan bir kitaptan çıkarabildiğimiz derslerin kalitesidir. Hatta okuduğumuz kitapların sadece azınlıklarının büyük değişimlere yol açacağına inansam dahi tersi yönde bir yargıda bulunarak bir kitabın yavaş okunması gerektiğini savunuyorum. İlgimizi çeken, anlamak istediğimiz ancak okuması zor olan yedi yüz sayfalık bir kitaba harcanan on iki hafta, dört haftada okumaya zorladığımız altı kitaptan daha fazla değer katabilir.
İlginizi Çekebilecek Diğer Yazılar
Kitap Okumanın Psikolojisi - I
Dijital Yaşamda Dijital Huzuru Bulmak - V
Yapsam mı, yapmasam mı? Hangisi doğru karar?
İyiye gitmek mi, kötüden kaçmak mı?

