Kitap Okumanın Psikolojisi - IV
Çok kitap okumanın paradoksal zararı
Önceki haftalarda kitap okumanın soyut motivasyonlara dayandırıldığında bir alışkanlığa dönüşemeyeceğini savunmuş, somut olduğuna inandığım bazı faydaları sıralamaya çalışmıştım. Bu hafta ise kitap okumanın bazı zararlarından bahsetmek istiyorum.
Yazmayı, akabinde ise okumayı keşfettiğimizden bu yana okumanın zararlarıyla ilgili endişeler neredeyse hiç bitmemiş. Her dönem insanların okumasını istemeyen, kendi ideolojilerini başkalarına dayatan bir kitle olmuş; ancak ideoloji muharebelerini bir kenara koyarsak, kalan birçok eleştirinin ortak hedefi kadınlar olmuş.
Süregelmiş ataerkillikten ötürü çok da şaşırtıcı olmasa gerek, kitap okumanın birçok zararı kadınlara atfedilmiş. Bazıları, romantik edebiyatın aşkı yanlış idealize ettiği için kadınlarda ahlaki çöküşü doğuracağını savunurken bazı doktorlar da kitap okumak gibi bilişsel ve zihinsel olarak zorlayıcı aktivitelerin kadınların zihinsel çöküş yaşamasına ve daha zayıf çocuklar doğurmasına sebebiyet verdiğini savunmuş [1]. “Bazıları” dediğime bakmayın, tahmin edeceğiniz üzere bu görüşlerin hiçbirisi kadınlara ait değil.
İdeolojik ve ataerkil mesajlar bir yana, bu hafta kitap okumanın paradoksal bir zararından bahsetmek istiyorum. Esasen bu zarar; çoğu psikoloji konusunda olduğu gibi Stoa filozoflarının ilk birkaç yüzyılda öne sürdüğü, bilimin yakalamasının on sekiz yüzyıl sürdüğü konulardan bir tanesi.
Çok kitap okumanın zararı: Çok kitap okumak
Bir yandan hoşumuza giden kitapları okumadan kitap okumanın elle tutulur faydalarını göremeyeceğimizi savundum ama burada bir nüans var: Kitap okumanın faydalarını iç dünyamızda gördüğümüz kadar dış dünyamızda da görmemiz gerekiyor. Dış dünyada görmek için de kitaplarımızı rafa kaldırıp kapıdan dışarı çıkmamız gerekiyor.
Binlerce kitap okumuş bir kitap kurdu olalım. Başkalarıyla iletişime geçmeden, günlük hayatın kaosunda gerekli mücadeleyi, gerekli savaşı vermeden kitap okumanın faydalarını nasıl gözlemleyebiliriz? Evet, iç dünyamızda da pozitif birçok değişim yaşanacak okudukça. Lakin sosyalleşmeden, bu hayatın ruhani olduğu kadar fiziksel gerekliliklerini yerine getirmeden nasıl yaşamış sayılacağız?
Eski Roma İmparatoru Marcus Aurelius’un hayali çocukken filozof olmaktı. Hatta on-on iki yaşlarındayken döneminin filozoflarına o kadar özendi ki onlar gibi yırtık kıyafetler giyip yatağı yerine yerde yatmaya başladı. Bir noktada annesi duruma müdahil olup Marcus’u tekrar yatağında yatması için ikna etti. O dönemlerde de eleştirel zekâsı ve iletişimi ile popülerleşen küçük Marcus bir noktada dönemin imparatorunun da dikkatini çekti ve bazı şans faktörlerinin de katkısıyla erken yaşlarda imparator olması için eğitim almaya başladı. Halbuki onun gönlünden geçen bir devlet adamı olmak değil, kitap kurdu bir filozof ve öğretmen olmaktı.
Neyse ki o dönemde belki de dünyada alınabilecek en iyi eğitimlerden birisini alan Marcus’un çevresinde sürekli bir felsefe öğretmeni vardı. Haliyle de birçok fikre ve nadir metinlere erişim imkanı oldu. Bu nadir metinlerden birisi de Marcus’tan yarım ömür önce yaşamış, köle olarak doğmasına rağmen döneminin en çok saygı duyulan Stoa filozoflarından birisi olmuş Epiktetos’un Söylevler kitabıydı. Çoğu Stoa filozofu gibi Epiktetos da okumaya ve düşünmeye olan aşkının gerçek hayatın arenasında verilen savaş ile dengelenmesi gerektiğine inanıyordu:
… Ama eğer bütün çabasını kitap okumaya vermiş, yalnızca bunun için uğraşmış ve bunun uğruna yolculuk etmişse, ona hemen evine dönmesini söylerim; oradaki işlerini ihmal etmesin. Çünkü bunun uğruna yolculuk ettiği şey aslında hiçbir şeydir.
Nitekim Marcus da bu ikilemi kendi hayatında sıkça yaşamış olacak ki günlüğünde kendisine kitap sayfalarının verdiği huzura bağımlı olmaması gerektiğini ve insan doğasının gerekliliklerini (biraz sertçe) hatırlatıyor:
… Biraz etten, biraz yaşam nefesi ve yönetici akıldan ibaret olan şey her neyse, o benim. Kitapları uzaklaştır: Bundan böyle onlara kapılıp gitme! Buna müsaade yoktur….
İkinci yüzyıldan yirmi birinci yüzyıla geri dönersek, bu minvalde çok okumanın zararı da doğrudan okumanın kendisinden değil, kitapların duygusal ve fiziksel bir sığınak olmasından geliyor. On dört ila on yedi yaş arası gençleri konu alan bir araştırmaya göre de günde üç saate kadar keyif için okuma yapanların, okumayanlara göre psikolojik problem yaşama riskleri azalıyor. Lakin isteğe bağlı okumaya günde üç saatten daha fazla zaman harcayan gençlerin psikolojik problem yaşama riski, okumayanlara göre hatırı sayılır derecede artıyor.
Bu etkinin sebeplerinden birisi ise sosyal izolasyon. Aynı hayatın zorluklarıyla başa çıkmak için bilgisayar oyunlarına fazla zaman harcayan gençler gibi, kitap okumaya da çok zaman harcayanlar da arkadaşlarıyla dışarıda daha az zaman geçiriyor. Haliyle de dış dünyanın kaotik yapısıyla mücadele etme fırsatını kaçırdıkları için gelecek yıllarda daha fazla problem yaşamaya eğilimli oluyorlar. Ne de olsa genç olmak kolay bir şey değil. Doğduğu şartlardan doğan maddi ve manevi yükümlülüklerin yanı sıra sosyal yaşamın kendisi de bir uğraş olabiliyor. Kimileri için bu süreç rahatken kimileri için de bir hayli sancılı. O dönemler kontrol dışı birçok faktör var. Okunulan okul, yaşanılan ev, edinilen arkadaşlıklar, yoğun duygular, hayal kırıklıkları, pişmanlıklar… Peki yetişkinliğin ne farkı var?
Belki eskisi kadar yoğun yaşamıyoruz duygularımızı ama sınıflarda, iş yerlerinde, akrabalarımızla, arkadaşlarımızla ya da kendi iç dünyamızla birçok iniş ve çıkış yine yaşıyoruz. Bazen bir Tetris oyunundaymışız gibi hayat bize rastgele bloklar fırlatıyor ve onları ekran dolmadan yerine oturtmaya çalışıyoruz. Blokların bazıları o kadar ağır oluyor ki bırakın doğru yerine koymayı, biz daha tutamadan yıkıp geçiyorlar diğer blokları. Bazen bu blokları hayat değil, kendi kendimize biz fırlatıyoruz.
Bize fırlatılan blokların dünyasında kaos ile başa çıkmak için elbette okumamız, öğrenmemiz, bilgi dağarcığımızı genişletmemize ihtiyacımız var. Yoksa elimizin altında kullanabileceğimiz farklı bakış açıları olmazsa süregelen problemlerle aynı şekilde mücadele etmeye çalışırken yorulabiliriz. Evet, yağmurlu günlerde kitaplar Instagram hikayelerinden ve Reels’lerden daha sağlıklı bir sığınak. Pekâlâ, ya kişisel gelişim kişisel bir takıntıya dönüşürse? Bir korkumuzla yüzleşmek, yerini korkularla yüzleşmek üzerine beş kitap okumaya bırakırsa? Ya da çözüm bir özür uzağımızdayken sağlıklı iletişimle ilgili dört kitap okursak?
Dolayısıyla tüm devayı kitap okumakta bulmak denklemin sadece yarısını çözer. Belki de denklemin diğer yarısının çözümü hayatın içine balıklama atlayıp bilgilerimizi ve tecrübelerimizi pratiğe dökmektir. Her ne kadar söylemesi kolay, yapması zor olsa da. Belki de bilmek yetmez; uygulamak gerekir. İstemek yetmez; yapmak gerekir.
Saygılarımla,
Buğra
Kaynaklar & Dipnotlar
[1] Bu konuyla ilgili güzel bir yazıya denk geldim. Maalesef İngilizce dilinde yazılmış ancak çeviriyle de okunabilir.
İlginizi Çekebilecek Diğer Yazılar
Kitap Okumanın Psikolojisi - I
Kitap Okumanın Psikolojisi - III
Dijital Yaşamda Dijital Huzuru Bulmak - V
İyiye gitmek mi, kötüden kaçmak mı?


Demek ki , her konuda olduğu gibi bu konuda da ,denge ne kadar önemli olduğunu bir kez daha bize hatırlatırken; ‘azı yarar çoğu zarar ‘mantığı çerçevesinde,çok yerinde örneklemelerle bizi aydınlattığınız ve bu konuda farkındalığımızı arttırdığınız için çok teşekkürler 🙏kaleminize sağlık:))