Neden Ben Yapamayacakmışım?
Yaşanmış kısa bir hikaye
Geçtiğimiz yılbaşını bir akraba buluşmasında geçirdim. Ufak bir hikaye dinledim, sizinle özel hayatın gizliliğini esas alarak ve isimleri değiştirerek paylaşmak istiyorum.
Yılbaşı akşamında, yanına oturunca, Sabiha halam psikoloji ile ne kadar ilgilendiğinden bahsetmeye başladı ve çocukken yaşadığı zorluklardan bahsetti. O dönemde “kız çocuğu” olduğu için okumasına izin vermiyorlar. Sabiha halada yer yer ailesinin imzasını taklit edip (bir yetişkinin yardımıyla) abilerinden kaçarak okulu bitiriyor. O dönem nice zorluklarla okurken ise kendisine sürekli şu soruyu soruyor: “Neden ben okumayacakmışım ki?” Tam o sıralarda da kendi nedenlerimizi bulmamızın önemi üzerine bir araştırma yaptığım için bu soru aklıma takıldı. Bu kadar “Neden?” sorusuna odaklanmışken, “Neden ben değil?” sorusunu ve onun altında yatan anlamı hiç düşünmemiştim. Bu yazımda ise bu anlam üzerinde durmak istiyorum. Yılbaşı gecesine geri dönelim.
Oturmaya devam ederken, Sabiha halam eskiden tanıdığı bir Alanyalı ayakkabı boyacısı olan Mehmet abinin hikayesini anlatmaya başladı. O dönemler sadece günlük ekmek parasını çıkartabilmek için ayakkabı boyayan bir emektar kendisi. Çok da para kazanamadığı için işi bırakmayı düşündüğünü mahallede birkaç kez dile getiriyor ama çocuklarına elleri iş tutacak yaşa gelene kadar bakabilmek için işini bırakamıyor. O dönemlerde de Alanya yeni yeni turistik bir ilçe oluyor, hatta 1955 yılında Antalya-Alanya yolunun açılması ile beraber, Fransız ve Almanlar yazları Akdeniz’in tadını çıkartmak için şehre gelmeye başlıyor. Mehmet abi ise gelen turistlerle iletişim kuramadığı için müşterileri kaçırıp duruyor. Gel gelelim bir gün yine turistlerle el kol işaretleriyle anlaşmaya çalışırken dokuz on yaşlarında bir çocuk geliyor yanlarına. O yaşına rağmen turistlerle İngilizce konuşup Mehmet abiyle turistlerin arasında tercüman görevi görerek yardım ediyor. Sadece dili çevirmekle de kalmayıp, bir de bu ufaklık espriler yaparak turistleri şakır şakır güldürüyor. Haliyle güzel müşteri hizmeti gören bu turistler tatilleri boyunca birkaç defa Mehmet abiye ayakkabılarını cilalatıyor. Sonrasında çocuğu yakalayan Mehmet abi ise — her Alanyalının bileceği gibi— “Ay oğlum senin anan baban kim?” diyerek çocuğu sorguya çekiyor. Sonra öğreniyor ki çocuk o dönemin en zengin ailelerinden birisine mensup; Alanya Kalesi yolunda herkesin bildiği büyükçe bir evde yaşıyor. O sırada iki çocuğuna zar zor bakan ve o günü çıkarabilmek için saatlerini veren Mehmet abi kendisine şu soruyu soruyor: “Benim çocuklarım neden böyle olmasın?” Normalde bırakın çocuklarını okutmayı, elleri iş tutacak yaşa geldiği anda çocukları okuldan alacak olan Mehmet abi, o sırada eğitimin değerini fark ediyor. Ondan sonra gidip mahallede “Böyle bir çocuk vardı, keşke benim de çocuklarım böyle olsa” demiyor. “Ulan ne çocuklar var” demiyor. Daha cesur bir soru soruyor kendisine: “Ulan neden benim çocuklarım da böyle olmasın?”
Sabiha halanın da binbir zorluklarla okumasını sağlayan bu soru, Mehmet abi’nin ise hiç çalışmadığı kadar çalışarak kendisini çocuklarının eğitimine adamasına yol açıyor. Sonuç? İki çocuğu da o dönemin şartlarında Kaşıkçı Elması kadar nadir olan iki mesleği eline alıyor: doktorluk ve avukatlık. Gerisi tarih diyelim, nesillerdir okuma yazmayı öğrendikten sonra okulu çalışmak için bırakan bir ailenin kaderi değişiyor. Kuşaklar boyu süren güçlükler orada son buluyor. “Neden olmasın?” sorusunu sorarak sadece çocuklarının hayatını değil, torunlarının; hatta torunlarının torununun hayatını değiştiriyor Mehmet abi. En azından Sabiha halamın anlattığına göre…
Günümüze dönersek, bir işi yapmadan önce biz de “neden” sorusunu soruyoruz. Bu sorunun cevabı para, hırs, memleket sevdası, kendini ispatlamak veya bulunduğun durumdan kaçıp kurtulmak dahi olabilir. Hatta bunların bir kombinasyonu da olabilir. Nedenin ne olduğu insandan insana değişse de ortak olan bir durum var: bir yolda neden yürüdüğünü bilen insan, bilmeyenin yanında tavşan kaplumbağa hikayesindeki kaplumbağa gibi olur. Dikkati kolay kolay dağılmaz, niyeti bellidir, öyle ya da böyle yolunda ilerler. Öte yandan, bir yola çıkmadan o yola neden çıktığını sorgulamayan insan, şans, yetenek, hatta belki sıkı çalışma sayesinde hızlı ilerliyormuş gibi gözükse de yoldan çıkması bir dikkat dağınıklığına bakabilir. “İyiye gitmek mi, kötüden kaçmak mı?” Yazımda bahsettiğim gibi, negatif örnek vermek her zaman pozitif örnekten daha kolaydır. Belki de “Neden?” sorusuyla beraber, “Neden ben değil?” sorusunu sormak da bir o kadar önemlidir. Belki nedenini sorgulamak insanı bir yola sokarken, “Neden ben değil?” sorusu insana ihtiyacı olan cesareti, azmi ve zorluklar karşısındaki ihtiyacı olan o dirayeti veriyordur.
Gerçek hayattan da bir örnek verecek olursam, öğrenciler genelde neden ders çalışması gerektiğini çok iyi bilir. Onlara ailesinin defalarca söylediği üzere, iyi bir üniversite iyi bir işe, iyi bir iş ise iyi bir hayata yol açabilir. Ödevlerini yapmaları gerekiyor çünkü pratik yapmazlarsa o konuyu unutacaklar. Gel gelelim her öğrenci yüksek not ortalaması ve başarıyla mezun olmuyor. Tabii ki hayat şartları, travmalar, suistimaller, ülkenin şartları vb. faktörleri yok saymıyorum ama öğrencilere neden çalışmalarını anlatıp durmak yerine, belki biraz da hayata karşı o dik duruşu ve o “neden ben yapmayayım ki?” sorusunu sorma cesaretini öğretebiliriz. Başka bir örnek verecek olursam, yapay zekâ ve karakter gelişimi üzerine yazdığım yazımda bizi korkuttuğu halde aynı yapay zekalar gibi o ilk adımı atmanın bizi merkezimize daha yaklaştırıp huzurumuzu artırabileceğinden bahsetmiştim hatırlarsanız. Ancak korkumuzu yenmenin iyi bir şey olacağını bilmek de harekete geçmek için yeterli gelmiyor olabilir. Araba sürmekten korkan bir insan, neden araba sürmesi gerektiğini çok iyi bilir. Korkularını yenmesini gerektiğini de bilir. Araba sürmenin ona neler katabileceğini, hayatını ne kadar kolaylaştırabileceğinin de gayet farkındadır. Bir başkasının ona bunu sürekli kötü bir öğretmen gibi hatırlatmasına ihtiyacı da yoktur. Belki de sorması gereken soru, zihninden değil kalbinden gelmelidir: “Ben neden diğer insanlar gibi araba süremeyecekmişim?”. “Ben neden korkularımın esiri oluyormuşum?” Belki de kendisine, onu korkutan şeyleri başarabileceğine dair biraz arsızca da olsa güvenmesi gerekiyordur.
Bu tarz korkulara yönelik sorular bilişsel davranışçı terapide de “Sokratik Sorgulama” tekniği olarak biliniyor. Tabii ki de bu tekniği, o çıplak ayarları ve pejmürde mantosuyla insanları sorularıyla ayar eden Sokrates’e borçluyuz. Hatta Sokrates’in sorduğu negatif soruların pozitif sorulara göre karşısındakileri daha çok cevap vermeye motive ettiğini fark ettiğini, onun öğrencilerinin yazdığı diyalog ve komedyalarda görebiliyoruz. Bir arkadaşı Sokrates’ten iyi arkadaşlar edinme konusunda tavsiye istediğinde, Sokrates önce “Sence iyi bir arkadaşın özellikleri nelerdir?” diye soruyor [1]. Birkaç örnek verebilse de arkadaşı uzun uzun listeleyemiyor, çünkü daha önce iyi bir insanda olması gerekenleri hiç düşünmemiş. Bunu öngören Sokrates, biraz da sırıtarak bir soru daha soruyor: “Sence arkadaş olmak istemediğin insanların özellikleri neler?” Bu soruya ise arkadaşı uzun uzun cevap veriyor. “Kötü arkadaş beni para için satabilir, bana güven vermez, arkamdan konuşabilir…” Akabinde Sokrates bu kötü özelliklerin zıtlarında yola çıkarak arkadaşına şu tavsiyeyi veriyor: “Artık iyi arkadaşın sahip olduğu erdemleri biliyorsun, şimdi yapman gereken ise başkalarında aramadan önce kendin bu erdemlere sahip olan bir insan olmak.” Buradan yola çıkarsam, belki de kendimize “ben neden yapamayacakmışım?” sorusunu sorduğumuzda aklımıza gelen özgüvensizlikler, gerçek gözüken, hatta bazen gerçek de olabilecek o sebepler güzel bir başlangıç noktası olabilir bizim için. Belki bazılarını profesyonel bir destek alarak ya da bir günlüğe yazarak uzun uzadıya düşünmemiz gerekiyor, belki bazılarını biraz sorgulasak aslında o endişelerin bize değil, bize öğretilen bazı sesler olduğunu fark edeceğiz. Belki bazıları da gerçekten üzerine basıp kendimizi geliştirmemiz gereken sebepler olacak. Belki yeteri kadar ödevimizi yapmadığımız için o işimizi daha fazla büyütemiyoruz ve o emeği göstermiş gibi davranmayı emeği göstermeye tercih ediyoruz. Kişiden kişiye çok değişir. En nihayetinse ise cesurca “Neden ben yapamayacakmışım?” sorusunu sorabilmek ve gelen cevaplarla yüzleşebilmek, ihtiyacımız olan o cesareti ve özgüveni verebilir.
Günümüze tekrar dönersek, çoğu girişim hikayelerinde de gördüğümüz bu değil mi aslında? Hayalperestin birisi gelip herkesin Nokia ya da BlackBerry kullandığı dönemde “Ben neden bütün dünyanın telefon kullanma alışkanlığını değiştiremeyecekmişim?” diye sorup dokunmatik telefonu satışa sunabiliyor. Kadınların okutulmadığı bir aileden gelen Sabiha hala “ben neden okuyamayacakmışım, benim neyim eksik?” diyerek mezun olmakla kalmayıp eşinden boşandıktan sonra işe girip çocuğunu yetiştirebiliyor. Mehmet abi doğru düzgün okuma yazma bilmemesine rağmen “Benim çocuklarım neden okuyamayacakmış?” diyerek bir avukat ve bir doktor yetiştirebiliyor. Biz neden korkularımızı yenemeyelim? Biz neden gelmek istediğimiz noktalara gelemeyelim? Belki de bazı durumlar da biraz arsız olmak, biraz gözü kara olmak lazım [2]. Çoğumuzun hayatında sanki böyle pozitif değişiklikler beyninden ziyade kalbinden geliyor. Tabii ki nedenlerimizi bilmek çok önemli, yoksa başkalarının dikte ettiği nedenler üzerinden kendimize sahte bir yol çizebiliriz. Velakin o hayali ya da amacı başarabileceğine dair inanç da en az gerekçeler kadar önemli. Steve Jobs’un da dediği gibi:
“Dünyayı değiştirecek insanlar, onu değiştirebileceklerini düşünebilecek kadar çılgın olanlardır.”
Tamam, bütün dünyayı değiştirmek zorunda değiliz ama biz neden kendi dünyamızı değiştiremeyelim? Bizim neyimiz eksik? Gerçekten soruyorum, bizim neyimiz eksik onu bilelim ki onu değiştirerek değişimi başlatabilelim.
Saygılarımla,
Buğra
[1] Kitap yeni olduğu için bu diyaloğu öğrendiğim kaynağın henüz bir tercümesi yok. Arkasında yazılı metinler bırakmadığı için Sokrates hakkındaki bilgilerin hemen hemen hepsi öğrencilerinin yazdığı diyaloglar ya da komedyalardan geliyor. Bu kitapta ise yazar, gerçeklik sınırlarından çıkmamak kaydıyla okuyucuyu çekmek için bazı kurgu konuşmalar yapıyor. Ben de burada kitaptan anladığım kadarıyla bir kurgu yaptım. Kitabın İngilizce orjinalini yurtdışından (maalesef fahiş fiyatlar ile) getirtebilir, ya da Kindle versiyonunu daha ucuza kütüphanenize ekleyebilirsiniz: How to Think Like Socrates: Ancient Philosophy as a Way of Life in the Modern World. Tabii ki yeni bir kitap olduğu için henüz zamanın aşınımına karşı bir dayanıklılık göstererek değerini kanıtlamadı, ancak bilişsel davranışçı alanında uzmanlaşmış bir psikoterapist olan yazarın bilimden ve gerçeklikten çıkmamak için gösterdiği özeni kitapta görebildim.
[2] Tabii ki burada arsızlık ve gözü karalığı cehalet ile karıştırmamak lazım. Her arsızlığın ve gözü karalığın iyi sonuç vermediğini her insan hayatında muhakkak görmüştür. Burada bahsetmek istediğim, bizi bazen geri tutabilen korkularımızı yenebilmek için hayata karşı ufak bir dik duruş, bir özgüven. Sokrates’in retoriğe —etkileyici ve ikna edici konuşma sanatına— karşı olmasının sebeplerinden birisi de konuşan kişinin yaptığı genellemelerde neyin doğru ne yanlış olduğundan bihaber olmasıdır. Çünkü her insan, her yaşam ve her durum eşsizdir. Kesin olmamakla birlikte, nerede gözü kara olup nerede temkinli olacağını bilmek Sokrates’in hayatı boyunca edinmeye çalıştığı erdemlerden bir tanesi olabilir.

