Neden küçük kötü şeylerin olmasına izin vermelisin?
Önemli olan şeylere daha fazla odaklanmayı sağlayan bir bakış açısı.
Tim Ferriss’in Bloğu
Geçenlerde Tim Ferriss’in bir blog yazısına denk geldim, kabaca adı “Kötü Şeylerin Olmasına İzin Verme Sanatı”. Özetle burada bahsetmek istediği gerçekten büyük ve iyi şeylere odaklanırken kötü şeylerin dikkatimizi dağıtmasına izin vermemek. Mesela kariyerimizde bize seviye atlatacak bir projede çalışırken ansızın gelen küçük bir iş fırsatını kaçırdınız. Ekstra üç beş kenara koymak için güzel bir fırsattı ama kaçtı gitti. Tim’in önerdiği şey bu tarz küçük fırsatlara çok takılmadan odağımızı büyük resimden ayırmamak.
Yine beğendiğim bir yazar olan Ryan Holiday’in kitabında güzel bir sözü var: ana işin ana işin olarak kalsın. Onun da önerisi üç dört projeye birden odaklanmak yerine az sayıda ama sizin için en önemli olan işlere tüm zamanınızı ve odağınızı ayırmanız. Belki tek seferde çok sayıda projeye odaklanmanız elinize hızlıca nakit akışı sağlayacak. Onların önerdiği ise bu zamanı çok sayıda projeye bölmek yerine bir ya da ikisine harcayarak maddi (ve manevi) hedeflerinize daha hızlı varacağınız fikri. Türkiye’nin mevcut ekonomik ikliminde elimizde olan kıymetli zamanı nasıl değerlendirmemiz gerektiğini açıkçası bilmiyorum, bu tarz ABD menşeli bloglardaki önerilerin ne derece bize işleyeceğinden de emin değilim. Kimi öneriler zamansız evet ama kimisi de doğduğun iklime göre çok değişebiliyor. Konu da o değil zaten.
Asıl bağlamak istediğim nokta şu: Tim’in bloğunun başlığını ilk okuduğumda ana fikri yanlış anladım. O blog üretkenlik ve finansal başarıyla ilgiliyken ben kötü şeylerden kastının günlük hayatımızda yaşadığımız kötü olaylar olduğunu zannettim. Misal kilona yorum yapan o akraban, müdüründen gelen o gergin e-posta, son dakika çağrıldığın o gereksiz toplantı, ya da ders çalışırken üst komşunun kedisinin o bam güm koşması.
Stoa Felsefesi
Tim’in ve Ryan’ın fikirlerini biraz değiştirelim, benim yanlış anladığım şekliyle bu fikri stoa felsefesiyle harmanlayalım. Bu felsefenin en önemli yapıtaşlarından birisi hayatın kaçınılmaz olarak bize sunduğu kötü olaylar karşısında dirayet göstermek. Öyle sadece irade gücüyle de değil: olaylara karşı bakış açını değiştirerek… Belki bu fikir tanıdık gelmiştir çünkü psikoloji tarihinin en yaygın kullanılan tedavisi Bilişsel Davranışçı Terapinin özünde de aynı fikir var.
En popüler stoacılardan birisi eski Roma imparatoru olan Marcus Aurelius. Lakabı da filozof kral. O dönem dünyanın en güçlü insanı. Çoğu Roma imparatorunun aksine kendisi çok zor dönemler geçirmiş (kıtlık, pandemi, savaş), bunun üstüne kendine özel tuttuğu günlüğünde gördüğümüz üzere insanları affetmek, zorluklar karşısında dirayet göstermek gibi imparatorlardan beklenmeyen konulara kafa yorması ile ünlü olmuş. Tarihteki diğer imparatorlardan yine farklı olarak kendi egosuna ve zevklerine boyun eğmeyip, kendi deyimi ile “perdelerin çekilmesini gerektiren” hiçbir olayda yer almamaya çalışmış.
Marcus’un günlüğünde yaşadığı talihsiz olaylar konusunda kendisine verdiği bir öğüt var. Okumadan önce unutmayalım: Marcus birden fazla çocuğunu kaybetmekle kalmayıp tarihte eşi benzeri görülmemiş depremler, pandemiler ve savaşlar gördü. Ömrünün çoğunu Roma’da rahat sarayında değil, cephelerde geçirdi. Kendisine tekrar tekrar farklı kelimelerle yazdığı o öğüdüne gelirsek:
“Dalgaların art arta gelip çarptıkları kaya gibi ol: sağlam, kıpırtısız, çevresinde kaynayan suların dinginleşmesini seyreden. ‘Ben ne şansızmışım ki bu utanç verici olay başıma geldi!’ Tam tersi. ‘Ne şanslıyım, çünkü, başıma gelen utanç verici şeye karşın yılgınlığa kapılmıyorum, ne şimdiki zaman eziyor beni, ne gelecek ürkütüyor.’ Bu tür bir şanssızlık aslında herkesin başına gelebilir, ama herkes yılgınlığa kapılmamayı başaramaz. Öyleyse, neden, bu bir şanslılık değil de, şanssızlık olsun? … Yoksa, başına gelen; senin adil, yüce gönüllü, bilge, sakınımlı, dikkatli, içtenlikli, duygularını açığa vurmayan, özgür biri olmanı, insan doğasının ortaya çıkmasını, kendine özgü amacına erişmesini sağlayan bütün öteki niteliklere sahip olmanı engelleyebilir mi? Bundan böyle, üzülmene yol açan her güçlük karşısında, şu ilkeyi, uygulamayı unutma: bu bir şanssızlık değildir, ama ona yüreklice katlanmak şanslılıktır.”
Kral konuştu. Kendisinden beklentisi başına gelen kötü olayları bir felaket olarak görmek yerine o olayları kendi dirayetini kuvvetlendiren bir idman olarak görmesi.
Konuları bağlarsak…
Şöyle düşün: gün içerisinde canını sıkan, seni irrite eden şeylerle karşılaştığında kaç seçeneğin var? Ya duruma karşı bir reaksiyon gösterip seni tüketmesine, senden bir parça götürmesine izin verirsin, ya da (gerekliyse şayet) bir aksiyon alarak yoluna devam edersin. Gerçekleştirmek istediğin hayallerin, işlerin, hırsların, sırtlanman gereken sorumlulukların varken, gerçekten gün içerisinde başına gelen küçük şeylere takılı kalmak mıdır hayat? Başına gelen ve seni sinirlendiren o olay hakkında daha kaç saat konuşarak kendi hayatından, amaçlarından, geleceğinden ve sevdiğin insanların hayatından götüreceksin ki?
Bizi rahatsız eden küçük ya da büyük olaylara karşı Marcus gibi dirayet göstermek, üzerine çalışıp geliştirebileceğimiz bir kas. Hayatının son on senesi yazmaya başlamış olmasına rağmen, Marcus’un kendisine tekrar tekrar aynı konuyla ilgili öğütler verdiğini günlüğünde görüyoruz. O müdürden gelen gereksiz e-postayı, o sana ters yapan çalışanı ne kadar hızlı geride bırakırsak o kadar hızlı kendi merkezimize, huzurumuza ve hayata karşı kaya gibi duruşumuza geri döneriz. Hepimizin kendimizden götürecek ve kontrolümüzde olmayan kötü şeylere karşı hayır diyecek o güce ve bizi hedeflerimize yakınlaştıracak iyi şeylere evet diyecek o cesarete ihtiyacımız var.
Her olay gibi bu dirayeti de geliştirmek inişli çıkışlı bir süreç. Marcus’un kendisinin bu konuyla ilgili bir problemi olmasaydı, günlüğüne tekrar tekrar yazması da gerekmezdi. Bu sürece ne kadar sahip çıkarsak, dirayet kaslarımız o kadar güçlenir. Bilişsel Davranışçı Terapi’de de öğretildiği üzere düşüncelerimiz duygularımızı, duygularımız da olaylar hakkında davranışlarımızı etkiler. Dairesel olarak da davranışlarımız duygularımızı ve düşüncelerimizi etkiler. Düşünce, duygu, davranış. Marcus farkında olmadan kendisine terapi uygulamış olaylara karşı bakış açısını değiştirerek.
Eğer her küçük şeyin günümüzü bozmasına izin verirsek dünya bizi yok edecek şeylerle dolar taşar. Öte yandan bu küçük kötü olayları bizi daha güçlü kılacak fırsatlar olarak görürsek de tüm dünya spor salonuna dönüşür. Bu bilgelik elimizin altındayken biz neden kullanmayalım?
Nasıl Yapabilirim?
Önce irili ufaklı problemlerin sürekli karşımıza çıkacağı gerçeğini kabul edebilirsin. Hayat maalesef öyle ya da böyle bu problemlerden ibaret. Bizi gerçekten sevindiren, derinden mutlu eden olayların sayısı canımızı sıkan günlük olayları düşünürsek görece daha az. Marcus’ta bu durumu evrenin doğasına bağlıyor kendi günlüğünde. Bir olay ne ise odur. İyisiyle de kötüsüyle de. Önemli olan ona nasıl baktığımız, olayları nasıl yorumladığımız. Tabii ki robot gibi duygularımızı baskılamayı önermiyorum. Özellikle büyük kötü olaylar canımızı sıkacak, sıkmalı. Acısız bir anlam ve güç yakalamak da kolay değil.
Zaten Marcus’un döneminde duygularını takip etmek ile bizim dönemimizde duygularını takip etmek arasında fark var. O dönemin teknolojisini, gelenek ve göreneklerini düşündüğümüzde duygularını takip etmek pazar yerinde halka açık şekilde taşlanma anlamına da gelebiliyordu. İnsanlar da pazar günü aile etkinliği olarak bu taşlanmayı izlemeye, hatta bir taşta biz fırlatalım deyip o eğlenceye(!) katılabiliyorlardı. Duygularımızın da bize söylediği önemli mesajlar olabilir, o yüzden burada odağımı günlük küçük olaylarla sınırlı tutmak istedim.
Pratik bir tavsiye olarak da şunu önerebilirim: Günlük hayatında başına seni gıcık eden, kızdıran, üzen, kıskandıran veya egonu şişiren vb. herhangi bir kötü şey geldiğinde bir 5 saniye dur. 5 duyuna odaklan. Ortam nasıl kokuyor, hava nasıl, rüzgâr tenine değiyor mu, ne sesler duyuyorsun gibi gibi. Bu dengene tekrar dönmene hızlıca yardımcı olabilir. Kendine gerçekten sor: “Bu olayın benden götürmesine ne kadar daha izin vermeliyim?”
Marcus’un çok saygı duyduğu, imparatorluk görevini ona devreden üvey babasının ölmeden hemen önce Marcus’a miras bıraktığı bir kelime var: aequanimitas. Türkçe’de metanet: özellikle işler kötü gittiğinde sakin kalmak ve soğukkanlılığı, ılımlılığı korumak.

