Kitap Okumanın Psikolojisi - III
Muhakeme, ego, ustalık
Geçtiğimiz haftalarda önce kitap okumanın elle tutulur olmayan bazı motivasyonlara dayandırıldığında bizi okumaktan soğutabileceğinden, ardından da kitap okumanın elle tutulur üç faydasından bahsetmiştim. Bu hafta da geçtiğimiz haftaya devam ederek ayrı bir yazıyı işgal etmesine inandığım üç faydadan daha bahsetmek istiyorum.
Muhakeme Yeteneği
Mühendis olarak çalıştıktan sonra psikoloji eğitimime başladığımda karşılaştığım ilk büyük problemim her hafta yazılmayı bekleyen yazılar oldu. İşin içine bir süredir kullanmadığım İngilizce dili de girince her hafta ayrı bir stresle derslere katılmaya başladım. Yazarken de en zor kısım istisnasız her zaman başlamaktı. Konu ne kadar kolay olursa olsun, o gerekli bilgiler olmadan ilk kelimeler hiçbir zaman dökülmedi.
Zaman kısıtlıyken ya da hiç istemediğim bir konuda yazıyorken başkalarının fikirlerini farklı kelimelerle paketleyip ödevi teslim ettim. Bazı yazılarda bizden beklenen de buydu ancak böyle yazdığım konuların hiçbirisini hatırlamıyorum. Zamanımın, enerjimin ve hevesimin olduğu nadir — gerçekten nadir — durumlarda ise gerekli bilgileri ve farklı bakış açılarını okumaya sabır ve zaman ayırarak başkalarının fikirlerinin üstüne kendi fikirlerimi inşa edebilmeye başladım. Ne de olsa tüm fikirler başka fikirlerin üzerine inşa edildi: En basit fikirden binlerce yıllık düşünme şeklini yıkıp geçen paradigma değişimlerine kadar. Keza ilim de bilim de fikirlerin çatışması ve birbirlerine katkıda bulunmasıyla gelişti ve gelişiyor.
Nitekim bu gelişim insanların sadece kendi inancını destekleyen haberleri ya da kitapları tüketmesiyle, aileden miras inanç ve bakış açılarını tekrarlamasıyla ya da bulundukları çevredeki saygı duydukları insanların yolunu takip etmesiyle olmadı. Tabii ki bunların hepsinin ve daha saymaya kapasitemin ve zamanımın yetmeyeceği nice faktörlerin etkisi var, ancak en temelinde bir konuda muhakemeye sahip olan herkesin ortak bir noktası olduğuna inanıyorum: Eleştirel düşünebilmek için gereken temel bilgiye sahipler.
“Bahtı açık olanlar ne köle ne de tiran olmayı arzulayanlardır.” demiş Hollandalı bir yün tüccarı ve özgür düşünür. Yeterli bilgiye sahip olmadan — ki bu bilgi kitaplardan ve yaşam deneyimlerinden elde edilebilir — ya kendi fikirlerimizin militanı ya da başkalarının fikirlerinin kölesi olma tehlikesiyle karşı karşıyayız. İster toplumsal bakalım ister bireysel, iki seçenek de eşit derecede riskli.
Egonun Kontrolü
Organizasyonel psikolojide iletişimin ve insanların birbirine geri bildirim vermesinin önemini anlatan güzel bir kavram var: Johari penceresi. Bu pencerede bizim bildiklerimizle başkalarının bildiklerinin arasındaki kombinasyonları görebiliriz. Burada bahsetmek istediğim alan ise kör nokta, diğer bir deyiş ile burnumuzun kenarındaki sümük. Bazen burnumuzun kenarında ufak bir sümük vardır ve kimse bize bunu söylemez. Açık bir fermuar ya da bir önceki akşamdan içilen cacıktaki sarımsağın nefeste yarattığı o ruh emici koku misali bu bilgiler, bizimle açık iletişimde olan bir insan yoksa başkalarıyla birlikte mezara gider.
Johari penceresinde iletişim ve geri bildirimin en büyük amacı ise bu kör noktayı daraltmak çünkü ancak o zaman neyi değiştirmemiz gerektiğinin farkına varırız. Bu da tek taraflı olacak bir iş değil, iki tarafın da birbirleriyle açık bir iletişimde olmasını gerektiriyor. Ego da tam burada devreye giriyor. Eğer burnumuzda bir sümük olduğuna inanmazsak bir şeylerin ters gittiğinin farkına varmayız. Hepimizin bildiği üzere, egomuz da “Ben biliyorum.” ya da “Ben haklıyım.” diye naralar atmayı pek sever, kendi cehaletini yok sayar. Keza neyi bilmediğimizi dahi bilmiyorsak, başka insanlar da bunu söylemiyorsa ya da onlar da bizim gibi bilmiyorsa, değişim gerektiğinde nasıl bunun farkında olacağız?
Bence çoğumuzun hayatımızın bir noktasında bu denklemin iki tarafında da bulunduğu bir örnek vermek istiyorum: İnsanlarla buluştuğumuzda sadece kendimizden ve kendi fikirlerimizden bahsediyorsak, karşımızdaki kaç insan bize “Çok konuşuyorsun, biraz da dinle.” deme cesaretine sahip? Ya da “Nefesin kokuyor.” deme cesaretine? Cesareti geçtim, hadi çok yakın olduğumuz partnerimiz, dostlarımız ya da ailemiz bu cesarete sahip ve zaman zaman söylüyorlar. Günlük hayatımızda bu yakınlarımızın ya da diğer insanların kaçı sürekli bir geri dönüş verme motivasyonuna sahip? Neden durduk yere negatif bir etkileşime girsinler? Biz neden girelim başkaları için? Karşımızdakine hafif bir mesafe koymak daha kolay değil mi?
Sosyal bir etkileşimden örnek verdim ancak bu hemen her konu için geçerli. Bir konu, kişilik özelliği ya da herhangi bir konu hakkında burnumuzdaki sümüğü fark edebilmemizin — ya da kör noktamızı daraltmanın — en kısa yolu aslında bir aynaya bakmak. Ancak bu söylendiği kadar kolay değil. “Burnumda sümük mümük yok.” diyen bir ego aynada buğu yaratabiliyorken başkalarının bize bu aynayı ne zaman ve nerede tutacağını kontrol edemiyoruz. Evet, insanların içinde bulunmak, arkadaşlıklar kurabilmek ve sosyal bir altyapı oluşturmak her zaman faydalı. Birisinin bize şakamızın komik olmadığını, hatta itici olduğunu söylemesine ihtiyacımız var.
Ancak koşullar ve şartlardan bağımsız olarak aynaya düzenli olarak bakmanın bir yolu da kitap okumak. Başka insanların bakış açılarına maruz kaldıkça bilmediğimizi bilmediğimiz şeylerin ne kadar fazla olduğunu fark edecek, belki de ihtiyacımız olduğunun farkında dahi olmadığımız tevazuyu kısa yoldan kazanacağız. Bu sırada da muhakeme yeteneğimiz gelişecek, kaosu bitmek bitmeyen dünyanın karşımıza çıkardığı bitmek bilmeyen dalgalarında sörf yapabilir hale geleceğiz.
Ustalık
Bu konuyu Amerikalı bir gazi general (James Norman Mattis) benim yapabileceğimden çok daha etkin bir şekilde kitabında özetliyor:
Yüzlerce kitap okumamışsan, aslında işlevsel olarak okuryazar değilsin ve yetkin olamazsın; çünkü yalnızca kişisel deneyimlerin seni besleyecek kadar geniş bir zemin sunmaz.
Belki yüzlerce kitap kulağa çok geliyor ancak bir ömre vurulduğunda imkânsız bir hedef değil. Okuduğumuz kitap sayısının da bir doğrudan önemi olduğunu düşündüğümden değil, hatta muhtemelen okuduğumuz kitapların sadece küçük bir kısmı büyük değişimlere doğrudan ya da dolayı yol açma kapasitesine sahip. Ancak bir alanda ilerlemek istiyorsak ve bu ilerlemeyi fiziksel ya da ruhsal sağlığımızdan fedakârlık etmeden yapmak istiyorsak, bir ömre sığdıramayacağımız yaşanmışlıkları kitaplardan alabiliriz. Çevremizde bize bilfiil yol gösterecek bir akıl hocamız yoksa — ki kaç kişinin var — başarmak istediğimizi başarmış, ya da daha iyisi, başarmak istediğimiz yolda başarısız olup bunu insanlarla paylaşmış milyonlarca akıl hocası var. Kimisi rahmetli olmuş, kimisi halen hayatta. Bize de bu derya deniz tecrübe kütüphanesinden yararlanmak düşer.
Özetle, aynı algoritma farklı girdiler
Algoritma, bilgisayar biliminde belli bir sonuca ulaşmak için tasarlanmış yolu temsil eder. Mesela bir yazılım hayal edelim, kendisine on kişinin ayrı ayrı yaşlarının verildiği bir liste veriyoruz. Bu yazılımın — ya da algoritmanın — amacı ise bu listeyi — yani girdiyi — almak ve oradaki yaşların ortalamasını hesaplamak. Tek amacı bu.
Biz bu algoritmaya sürekli aynı listeyi sunarsak bize sürekli aynı ortalamayı verecektir. Bu algoritmadan girdi değişmediği halde farklı sonuçları beklemek ise Einstein’a atfedilmiş olan deliliğin tanımıyla birebir örtüşüyor: Delilik, aynı davranışı defalarca tekrarlayıp farklı bir sonuç ummaktır [1].
Bu farazi algoritmayı değiştirelim ve onu bir sonraki davranışımızı öngören bir yazılım olarak düşünelim; aynı beynimiz gibi. Eğer beynimize sürekli benzer ya da aynı girdileri verirsek, sonuçlar da benzer olur. Kötü bir alışkanlığı, alışkanlıkların nasıl bırakılacağı ile ilgili bir bilgi sahibi olmadan ya da başka bir uzmandan destek almadan bırakmaya çalışırsak sonuç az buçuk bellidir. Evet, her zaman şanslı bir azınlık bir günde sigarayı bırakacaktır ancak ortalamaya vurduğumuzda kaç kişi böyle?
Belki çok az çalışarak bir sınavdan iyi bir not aldık. Bu ne kadar sürdürülebilir bir durum? Hadi üst üste başardık ama sonunda bir duvara tosladık. Başımızı duvara sertçe çarptık ve kanamamız var. Önce bir doktora gittik ve pansumanımızı yaptırdık çünkü bizim sahip olmadığımız bilgiye ve tecrübeye sahipler. Peki iç dünyamızın kanamasıyla başa çıkmayı bilmiyorsak ne yapacağız? Devlette hazırda bekleyen bir ruh sağlığı uzmanı ordusu yok. Psikologlar ya da psikiyatristler de herkes için ulaşılabilir olmayabiliyor. İkinci çare olan zihnimizin algoritmasında bu hasarla başa çıkabilecek bilgiler ve bakış açıları olmazsa nasıl iyileşeceğiz? Hadi iç yaramız da dış yaramız gibi kabuk bağladı, kanama durdu. Bu yaranın yanlış iyileşmediğinden nasıl emin olabiliriz?
Aslında bütün bu faydaları tek cümle ile özetlersem: Sürekli aynı girdilere alışmış ve hep aynı cevapları veren zihin algoritmamıza kitap okuyarak yeni girdiler sunmak. Yoksa hepimizin içinden çıkamadığı durumlar, yıllardır şikâyet ettiği problemleri ya da bir türlü değiştiremediği alışkanlıkları var. Vereceğimiz karar ise basit: Kendimizin sorumluluğunu alıp yeni çözümler için yeni girdilere kapımızı aralamak mı, yoksa yinelenen problemlere eski yaklaşımlarla tutunmaya devam etmek mi?
Saygılarımla,
Buğra
Kaynaklar & Dipnotlar
[1] Tabii ki hayat şartları ve durumlar böyle bir cümleye sığdırılmayacak kadar çok nüans içeriyor ve kitap okumamak delilik anlamına gelmiyor. Yine de vurguladığım noktayı pekiştirmesi açısından bu alıntının güzel ve yerine olduğunu düşünüyorum.
İlginizi Çekebilecek Diğer Yazılar
Kitap Okumanın Psikolojisi - I
Dijital Yaşamda Dijital Huzuru Bulmak - V
Yapsam mı, yapmasam mı? Hangisi doğru karar?
İyiye gitmek mi, kötüden kaçmak mı?



