Pişmanlığın Psikolojisi Üzerine
Kaçmak, kovalamak ve sorumuluk almak
Aslında bu hafta amacım Pişmanlığın Psikolojisi adlı bir yazı serisine başlamaktı ancak bu alanda topladığım kaynakların hepsinin üstünden geçme zamanım olmadı. Hatta bu defa yalnızca kendi kaynak derlemelerime dayanan bir seri yerine bu alanda tecrübesi olan klinik psikologlar, psikiyatrisiler ya da bilim insanlarıyla yapmayı planladığım söyleşilerden çıkardığım dersleri de içeren bir seri hazırlamak istiyorum. Ancak şimdilik takvimime baktığımda fazla iddialı gözüken bu amaçlarımı yılbaşına kadar ertelemek durumundayım. Yılbaşına doğru biraz daha boşluğum olduğunda bu planlarımı tekrar gözden geçirerek bu konu üzerine planladığım seriye başlarım diye düşünüyorum. Bu hafta ise yine bilimsel kaynaklar eşliğinde, ancak biraz daha deneme formatında pişmanlıkla ilgili bazı düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.
Planlarım bir yana, pişmanlık konusu pek de girizgaha ihtiyaç duyan bir alan değil. Hepimizin hayatında yeterince pişmanlık var ancak bunlarla çok farklı şekillerde başa çıkıyoruz. Nihayetinde ise bu başa çıkmanın iki ekstrem ucu olduğunu düşünüyorum: pişmanlıklardan kaçmak ya da onları kovalamak [1].
Pişmanlıktan Kaçmak
Pişmanlıklardan kaçtığımız uçta hiçbir karardan pişmanlık hissetmemek ya da pişmanlıkların topyekûn yok sayılması var. Bu uçta bir pişmanlığın varlığını bile kendimizi kötü hissetmemek için reddedebilir, bu inkârla hayatımızı sürdürebiliriz. Bu tarz bir inkâr öncelikle bizi kötü hislerden, sonralıkla egomuzun incinmesinden (geçici de olsa) kurtarabilir.
Burada bahsettiğim ego, kötü niyetli bir ego olmak zorunda değil. Günümüz dijital medyasında ego kelimesi de “narsizm” gibi bazı kavramlarla beraber sık sık negatif minvallerde kullanılır oldu. Psikoloji bilimine baktığımızda ise egonun anlamı, bu ifadeyi kimin hangi bağlamda kullandığına göre değişir. Ego; Freud’a göre gerçek dünyanın gereklilikleri ile ilkel dürtülerimizin arasındaki bir arabulucuyken bazı gelişim psikologlarına göre problemleri çözerken kullandığımız bir araç. Modern psikoloji literatüründe ise doğrudan bir gizemli “ego” yerine benlik, öz-yeterlilik, öz-saygı, öz-güven vb. kavramlar daha çok kullanılıyor.
Mesela bazı aşılması zor gözüken problemleri aşabileceğine inanan bir insan hayal edelim. Popüler kültüre göre bu insanın egosu “çok” yüksek olabilirken kimilerine göre de öz-yeterliliği — yani bir kişinin görevi yerine getirebilmek için gerekli becerilere sahip olduğu inancı — yüksek olabilir. Bu kişi ne gerekli becerilere sahipse ne de bunları kazanmak için gerçekçi bir çaba gösteriyorsa, bu kişinin popüler bağlamdaki “egosu” yüksek olabilir. Bilakis bu kişi kendi becerilerinin sınırlarının farkında olup, öz-güven ve öz-yeterlilik içerisinde (imkansıza yakın olabilen) büyük hedefler belirliyorsa, popüler bağlamda “idealist” bir kişi de diyebiliriz. Aslında meselenin mahiyeti, egoyu nasıl tanımladığımıza göre değişir [2].
Bu yazımda egoyu kim olduğumuzu düşündüğümüz ile gerçekten olduğumuz kişi arasındaki mesafe olarak tanımlamak istiyorum. Hepimiz hayatta bazen kendimizi olduğumuzdan daha yetersiz görürken bazen de olduğundan çok daha fazla yeterli görebiliyoruz. İki durumun da fazlası zarar aslında. Çok yetersiz olduğumuzu düşündüğümüzde bir işe başlamadan pes edebilir ya da kendimizi ispatlamak uğruna sağlıksız bir tempoda çalışabiliriz. Kendimizi haddinden fazla yeterli gördüğümüzde ise bir işe topyekûn başlamamayı tercih edebilir ya da eksik olan bilgiyi öğrenmeden temeli olmayan büyük kararlar verebiliriz.
Pişmanlığa geri dönecek olursak, belki de gerçekten pişmanlık hissetmiyoruzdur ve hayatın bu konudaki formülünü çözmüşüzdür. Keza bazı insanlar hem çevresel hem genetik olarak daha az pişmanlık hissedebilir. Aileleri ya da çevresindeki insanlar onlara pişmanlık vb. negatif duygularıyla nasıl sağlıklı bir şekilde başa çıkacağını, hakiki özgüven sahibi olmayı veyahut hatalarından nasıl ders çıkaracağını bilinçli ya da bilinçsizce göstermiş olabilir.
Pekâlâ bizim için öyle mi? Pişmanlıklarımızın ne kadarıyla yüzleştik? Yüzleşemediğimiz durumların kaçında yardım istedik, kaçında durumları görmezden geldik? Gerçekten pişmanlıklarımızla barışık bir kişi miyiz, yoksa böyle olduğumuzu düşünmek önce bize, akabinde de egomuza iyi mi geliyor?
Pişmanlığı Kovalamak
Pişmanlığın diğer ekstrem ucunda ise sürekli pişmanlıklarımızı kovalamak, onların verdiği acı hislerle yaşamaya alışmak ya da vereceğimiz her kararı “Acaba bu beni eskisi gibi pişman eder mi?” sorusu eşliğinde vermek var. Haliyle de günlük hayatta vereceğimiz, gelecekten baktığımızda önemsiz sayılabilecek bir şey bile bu pişmanlıkların yükü altında zor bir karara dönüşebilir.
Aynı pişmanlıktan kaçtığımız zamanlardaki gibi, sürekli bir pişmanlık halinde olmak da bir nevi konfor alanı yaratır. Düzenli olarak kendimize yüklendiğimiz, verdiğimiz her kararı sorguladığımız o duygu durumu bizde bir alışıklık, bir nevi efkâr bağımlılığına sebep olabilir. Bu durumda da olduğumuz insan ile düşündüğümüz insan arasında bir fark var aslında, sadece tersi yönde: kendimizi olduğumuzdan daha negatif bir yerde görüyoruz. Aslında hatalarımızın — ya da hata olduğunu düşündüğümüz davranışlarımızın — altından kalkabilecek gücümüz var, ancak bu gücün varlığını yok sayıyoruz. Ya da bir diğer deyişle, pişmanlıklarımızın sorumluluğunu almaktan kaçıyoruz. İçimizde olan bu gücü kendimizden alıp kontrolümüzde olmaktan çıkalı belki de yıllar geçmiş olaylara bizzat kendi elimizle emanet ediyoruz.
Kovalamacanın ortak paydası: Sorumluluk
Nitekim gündelik hayatın realitesine baktığımızda bazı zamanlarda ve durumlarda bir uca, diğerlerinde ise diğer uca daha yakın davranıyoruz. Bazen hislerimizi bir süre yok sayıp sonra ansızın bir yüzleşme yaşıyor, bazen de hızlı bir şekilde yüzleşmek zorunda kalabiliyoruz.
Temelinde bu iki ekstrem ucun ortak bir özelliği var: İkisi de bizi sorumluluklarımızı üstlenmekten alıkoyan bir savunma mekanizması. Bazılarımızın hayatında verdiği üst üste suçlu hissettiren birçok karar olabilir. Bu kararların hepsiyle yüzleşmek zorunda kalsaydık, büyük bir suçluluk dağının altında ezilebilir, gururumuzu ve egomuzu ayaklar altına almak zorunda kalabilirdik. Bunu yapması da söylendiği kadar kolay bir şey olmadığı için, bu “yanlış” kararlar silsilesini yok saymak, kendimizi korumak için yapılan bir savunma mekanizmasından ibaret olabilir.
Diğer taraftan da sürekli bir karamsarlık haline olmak, pişmanlıklarımızın varlığını kabul etmek, hatta onlardan sürekli bahsediyor olmak da bir kaçış olabilir. Bu negatif duygularımızı düzenli olarak dile getirmek geçici bir rahatlık hissi veren duygusal bir başa çıkma mekanizması olabilir. Evet, “Keşke derslerime daha çok çalışıp tıp okusaydım.” düşüncemizi arkadaşlarımızla paylaşmak o sırada bizi rahatlatıyormuş ya da yükümüzü azaltıyormuş gibi gözükebilir. Ancak bize hayalet gibi dadanmış bu düşüncemizle başa çıkmamızda bu gibi serzenişler bize ne kadar fayda sağlıyor?
Kovalamacanın devası?
Öncelikle bir kararın ya da davranışın uzun vadede bizi nasıl etkileyeceğini önceden görmek mümkün değil. Bugün bizi heyecanlandıran bir karar, bir yıl sonra kendimizi sorgulamamıza ve hatalarımızı tekrar tekrar kendimize hatırlatmamıza neden olabilir; altı yıl sonra ise “İyi ki o hatayı yapmışım, yoksa burada olamazdım.” dedirtebilir. Neden? Çünkü hangi yolu seçersek seçelim, her yolun getirdiği bazı avantajlar ve dezavantajlar olacaktır.
Ayrıca eskiden idealize ettiğimiz o insanlar neden bugün var olmak zorunda? İlkokul birinci sınıfta bana ne yapmak istiyorsun diye sorduklarında boyacı olmak istediğimi söylerdim. Boyacılık mesleğinde hiçbir sakınca olduğundan değil, ancak birinci sınıf çocuğundan pek de beklenen bir cevap değil. Neden böyle söylerdim peki? Çünkü boyanın tiner kokusunu çok seviyordum. Aynı soruyu yedi sene sonra sorduklarında Kuzey Güney dizisindeki Güney’den ve çok sevdiğim bilgisayar hocamın oynattığı bilgisayar oyunlarından esinlenip İTÜ’de mühendis olmak istediğimi söylerdim. Üç sene sonra sorsalar fizikçi; altı sene sonra ise psikolog olmak istediğimi söylerdim. Büyümenin bir güzel yanı da bu idealize edilmiş hayallerin artılarını ve eksilerini gerçekçi bir şekilde görme imkânı olsa gerek. Ya da rock yıldızı olmanın para ve ün getireceğini bilirken, turnede ve stüdyoda geçen uykusuz yılların hayattan ne kadar maneviyat götürebileceğini de fark etme imkânı…
Öyle ya da böyle, bizi bugün pişman eden kararları alan o eski halimiz, adı üstüne artık geçmişte; kontrolümüzün dışında kaldı. Geçmiş hallerimize tutunmak bize pişmanlıklarımızla yüzleşmenin sorumluluklarını almaktan alıkoysa gerek, kendimizi onlardan ya kaçarken ya kovalarken buluyoruz. Halbuki o hallerimizin bize sağlayacağı tek fayda, onlardan çıkartabildiğimiz kadar ders çıkartmak. Nihayetinde her değişim, bir şeyin eski halinin yok olması, bir nevi ölmesi demek. Bu yanlış (!) kararları vermiş olan geçmiş versiyonlarımızla yüzleşip, gerekli dersi çıkardıktan sonra onları asıl destinasyonuna — mezarına uğurlayabiliriz.
Tabii ki bunu yapabilmek için öncelikle pişmanlıklarımızla yüzleşme sorumluluğunu almamız gerekir. Kovalamacada kaçan taraftaysak cesaretimizi toplayıp önce yavaşlamamız, sonra da durup bu düşüncelerle yüzleşmemiz gerekir. Kovalayan taraftaysak da yine durup bizi sorumluluk almaktan alıkoyan o negatif duygusal durumun bize bir fayda sağlamadığını kendimize hatırlatmamız gerekir. İki türlü de gerçekte olduğumuz insanla olduğumuzu düşündüğümüz insan arasındaki mesafeyi azaltarak daha rasyonel kararlar vermiş olacağız. Düşündüğümüz insan daha iyi bir durumdaysa da daha kötü bir durumdaysa da.
Bu yüzleşmeye karar verdikten sonra yapılması gereken zor konuşmalar, dilenmesi gereken özürler, (yeniden) çalışılması gereken lise ya da üniversite sınavları, hazırlanacak özgeçmişler kendisini belli edecektir. Hatta geçmişimizden miras bazı hayalleri gerçekleştirmeye çalışırken bugünkü halimiz bu hayallere burun kıvıracak olabilir. Velhasıl, bu süreçte karşımıza çıkanlar istediğimiz çözümler olmasa da hayatımızda gerçek değişiklikleri yapabileceğimiz hâlde yapmadığımız yılların sona ermesini sağlayacak gerekli cevaplar olacaktır. Gerisi ise tarihin, belki de eskisine göre daha sağlıklı bir tekerrürü: Yeni kararlar, yeni pişmanlıklar, yeni egolar, yeni yüzleşmeler…
Saygılarımla,
Buğra
Kaynaklar & Dipnotlar
[1] Bu deneme yazısında böyle uç senaryolar çiziyorum evet, ancak pişmanlık denince akla daha da ekstrem senaryolar ve klinik tablolar gelebilir. Bazı hatalar başkalarının canına mal olabilir, bazıları ise — gerek davranışı yapan kişi gerek o davranıştan etkilenen kişi açısından— ciddi ruhsal sağlık bozukluklarıyla ilişikli olabilir. Bu yazımda amacım genel bir kitleye hitap ederek kritik düşünmeyi tetiklemek, gündelik yaşamdaki pişmanlık süreçlerimize öznel bir yorum getirmek. Eğer ciddi bir probleminiz olduğunuza inanıyorsanız profesyonel destek almanızı öneririm.
[2] Ego ve Id (Sigmund Freud), Öz Yeterlilik Teorisi (Albert Bandura)
İlginizi Çekebilecek Diğer Yazılar
Dijital Yaşamda Dijital Huzuru Bulmak - V
Zaman yönetimi (ve kaygısı) üzerine
İyiye gitmek mi, kötüden kaçmak mı?


Kendimdende çok şeyler bulduğum harika bir yazı olmuş…👌👌👌