Psikolojinin 3 Deneyi, Günümüzün 3 Kavramı
Zulüm, biat, sosyal medya
Öncelikle herkese iyi bayramlar!
Birkaç haftadır Türkçe yazarken zorlanıyorum. Normalde kullandığım deyimler bile aklıma yazarken istediğim sıklıkta gelmiyor. Bunun nedeninin yeterince Türkçe kitap okumamam olduğuna kanaat getirdim. Sonrasında da iyi araştırıldığına inandığım, kimisi akademisyenler kimisi de blog yazarları tarafından yazılan on beş tane Türkçe kişisel gelişim kitabı sipariş ettim. Önümüzdeki üç hafta içerisinde de bu kitapları bitirmeyi hedefliyorum. Amacım hem kendi yazı dilimi geliştirmek hem de ilgimi çeken alanlarda yazmış olan akademisyen ve yazarların yazdıklarıyla fikir yelpazemi genişletmek. Böyle bir yola girmişken de önümüzdeki birkaç hafta okuduğum kitaplarda güzel bilgilere ya da bakış açılarına denk geldikçe burada sizlerle paylaşayım dedim.
Bu haftaki kitabımızın yazarı ülkemizin yetiştirdiği değerli akademisyenlerden Prof. Dr. Selçuk Şirin. İstatistik, davranış bilimi ve çocuk gelişimi konusunda uzman olan Şirin’i, tanımayanlar için kendi sitesindeki açıklamasıyla sizlere tanıtmak istiyorum:
“Prof. Dr. Selçuk Şirin, New York Üniversitesi’nde (NYU) çocuk gelişim ve istatistik dersleri vermekte, eğitimden gelişime geniş bir alanda araştırmalar yapmaktadır. İlkokula Yiğitkonağı Köyü’nde başlamış̧ ve liseyi Ardahan’a bağlı bir ilçe olan Göle’de bitirmiştir. ODTÜ’den lisans, SUNY’den yüksek lisans ve Boston College’dan doktora derecesi alan Şirin, 100’ü aşkın bilimsel yayına imza atmıştır. Boston College ve NYU’dan Öğretim Üyesi Mükemmeliyet Ödülü, ABD Çocuk Gelişimi Vakfı’ndan Araştırmacı Ödülü, dünyadaki en büyük eğitim araştırmacılar derneği AERA’dan Araştırma Büyük Ödülü ve geliştirdiği projelerle Jacobs Vakfı’ndan 2018 Sosyal Girişimcilik Ödülü almıştır. Selçuk Şirin 2015 yılında ABD Bilimler Akademisi Çocuk, Ergen ve Aile Komisyonu’na seçilmiş, Stanford Üniversitesi ve Elsevier tarafından 2020’den beri yıllık olarak açıklanan ‘Top 2% Scientists’ sıralamasında dünyada çalışmalarına en çok atıf yapılan bilim insanları içinde yer almaktadır. “
15 kitaplık listemdeki ilk kitabım da Şirin’in yazdığı son kitap, yeni serisinin ise ilk kitabı olan “Bakışınızı Değiştirecek 10 Deney: İnsan.” İlk bu kitap ile başlamamın sebebi ise kitabın çok kısa, hızlı okunur ve sade bir bile yazılmış olması. Bu kitabında Şirin, psikoloji biliminin yapı taşlarından sayılabilecek en önemli on deneyi bilimsel olmayan bir dil ile genel kitleye sunmaya çalışmış. Belki bu deneyleri her psikoloji öğrencisi gibi ben de avcumun içi gibi bildiğim için belki bana hızlı ve akıcı gelmiştir diye düşündüm ama yazılan yorumlara baktığımda bilim temeli olmayan genel kitleyi de aynı şekilde etkilediğini gördüm. Bu yazımda ise kitabında bahsettiği on deneyin üçünden çok kısaca bahsedip Şirin hocamızın da değindiği gibi, onar sene arayla yapılan bu üç deneyin iki ortak noktası hakkında konuşmak istiyorum.
Bu deneylerin birinci ortak noktası, deneyi tasarlayan akademisyenlerin ikinci dünya savaşından sonra insanların çoğunluğa itaat ya da otorite altında başka insanlara nasıl eziyet edebildiğinin — aynı Nazi rejimindeki gibi — psikolojik açıklamasını yapmak: İnsanlar adaletsizliğe, zulme ve yanlışa doğası gereği mi destek olur, yoksa çevresel faktörler mi onları buna iter? Bu soruya cevap verip ikinci ortak noktaya geçmeden önce gelin üç deneye kısaca bir göz atalım.
1- Asch’in Uyum Deneyi (1951)
Aşağıdaki görsele bir bakın. Soldaki çizgi ile sağdaki üç çizginin boylarını kıyasladığınızda, hangisi sizce soldaki ile aynı boyda? Cevabı vermeme gerek yok sanıyorum.
Bu deneyde de size gösterdiğim gibi bir grup katılımcıya çizgiler gösterilir ve bu çizgilerin boylarını karşılaştırmaları istenir. Aslında bu grup içerisinde sadece bir katılımcı vardır, kalanlar ise araştırma ekibinin bir parçası olarak rol yapar.
Bu kıyaslama esnasında iş birlikçiler kasıtlı olarak yanlış cevap verdiğinde gerçek katılımcılar da grup baskısı ile yanlış cevabı söyler. Deneyin sonucunda, tüm gerçek katılımcıların ise yaklaşık üçte ikisi sürüye uyarak yanlış olduğunu bildiği cevabı verir.
2- Milgram’ın İtaat Deneyi (1961)
Bu deneyde katılımcılardan görmedikleri (ama duyabildikleri) bir odadaki kişiye birtakım sorular sormaları istenir. Bu görevi veren ise “öğretmen” kılığında bir otorite figürüdür. Her yanlış cevapta ise katılımcıdan odadaki kişiye şok vermesi istenir; her hatada şokun şiddeti kademeli olarak artırılır.
Oysa diğer odadaki insan gerçekte şok almayan, sadece şok almış gibi sesler çıkaran bir aktördür. Katılımcılar bir noktada gerçekten zarar verdiklerini — hatta acılar içinde kıvranan aktörün ölebileceğini — düşünmeye başlar. Bu endişelerini dile getirdiklerinde ise otorite figürü otoriter bir şekilde devam etmelerini söyler. (Not: katılımcılar istedikleri zaman deneyi terk edebilirler.)
Başlangıçta ufak şoklarla başlayan bu deney, katılımların yaklaşık üçte ikisinin diğer odadaki kişiye ölümcül dozda şok uygulamasıyla sonuçlanır. Aşağıdaki resimlerin sağdakinde deney ortamını ve otorite figürünün direktif verişini; soldakinde ise birisini sadece otorite öyle söylediği için öldürdüğünü zanneden bir katılımcının pişmanlığını görebilirsiniz:
3- Zimbardo’nun Stanford Hapishanesi Deneyi (1971)
Bu deneyde Stanford Üniversitesi öğrencilerinden oluşan katılımlar rastgele bir biçimde “gardiyan” ve “mahkûm” rollerine atanır ve bu öğrencilere rollerinin üniformaları giydirilir. Üniversitede kurulan sahte hapishanede öğrenciler rollerini uygulamaya başlar ve kısa sürede bu rolleri içselleştirirler. Hatta o kadar içselleştirirler ki gardiyan rolündeki öğrenciler mahkûm rolündeki öğrencileri psikolojik şiddete maruz bırakır. Bunun sonucunda da mahkûm rolündeki öğrenciler gerçek mahkumlar gibi depresyona girer, içlerine çekilir.
Neticede gardiyanların sadistik davranışları mahkumlara psikolojik çöküntü yaşattığı için iki hafta sürmesi planlanan deney altıncı günde etik nedenlerle durdurulur. Bir noktada gardiyanlar mahkumların gözlerini bağlar, kafalarına kese kâğıdı geçirir ve ceza olarak şınav, mekik, izolasyon gibi cezalar verir. Deneyin adaletsizliğine ses çıkartan bir mahkûm olduğunda ise diğer mahkumlar onun ne kadar kötü bir mahkûm olduğundan bahsedip onu dışlar.
En nihayetinde bu hapishane deneyine kendini tamamen adamış olan ve gardiyanların müdürü rolü ile kendi deneyine dahil olan Zimbardo’yu durmaya ikna edenler ise, gelecekte eşi olacak kız arkadaşı ve bu muameleye göz yummayı reddeden deneydeki azınlık sayıdaki katılımcılar olur. Aşağıdaki fotoğrafta ise orijinal deneyden enstantaneler görebilirsiniz:
Kısaca bölüyorum. Her Pazar akşamı 20:00’da bu tarz bir makale/içgörü/deneme okumak isterseniz aşağıya e-posta adresinizi girerek listeye kaydolabilirsiniz.
Deneyler arasındaki birinci ortak nokta: Kötülük doğadan mı gelir, sonradan mı?
Deneylerden bahsetmeye başlamadan hemen önce bir ortak noktadan bahsetmiştim: İnsanlar zulme ya da başka insanlara doğaları gereği mi boyun eğerler, yoksa çevreleri mi onları buna iter? Psikolojide yıllardır tartışma konusu olan bu bir hayli kompleks sorunun kısa cevabı ise şu: Başlangıçta doğanın — yani genetiğin— kötü davranışlarda hatırı sayılır bir önemi var, evet, ama insanlar çevrelerinden ciddi şekilde etkilenirler.
Sırf görev verildi diye bir anda sadistik hergelelere dönüşen gardiyan öğrenciler olsun; otorite öyle söyledi diye tanımadıkları insanı elektrik şokuyla öldüren sıradan insanlar olsun; sırf birkaç kişi aksini iddia ediyor diye basit bir çizgi kıyaslama sorusunda doğruyu söylemekten korkan insanlar olsun; insanların çevrelerinden etkilendiği su götürmez bir gerçek.
Evet, doğa da çok önemli ancak doğarken sahip olduğumuz doğamız bizim kontrolümüzde olan bir şey değil. Kimse nerede nasıl doğacağını seçmiyor. Bazı insanlar şiddete eğilimli bir genetik ile dünyaya gelmesine rağmen iyi bir ailede yetişerek hiç suça karışmadan hayatlarını geçirebiliyorlar. Stoa felsefesiyle ilgili yazımda da bahsettiğim gibi, sadece kontrol edebildiğimiz yerlerde elimizden geleni yapabiliriz. O zaman doğamız bizim kontrolümüzde değilse, çevremizi elimizden geldiği ölçüde (en azından) değiştirmeye çalışmak bizim kontrolümüzdedir.
Çevre de ne çevresi?
Bir sürü çevre var. Arkadaş çevresi, aile çevresi, iş çevresi, ülke çevresi vs. Bu ortamlardan bazılarını değiştirmek hiç kolay değil. İnsan doğasını seçemediği gibi, hangi çevrede dünyaya geleceğini de seçemiyor. Aile, iş ve doğulan ülke gibi çevreler kişiden kişiye farklılık gösterebiliyor, bazılarından çıkmak imkânsız bile olabiliyor. O yüzden burada günümüz dünyasındaki en kolay kontrol edebileceğimiz çevrelerden birisi olan sosyal medyadan bahsetmek istiyorum.
Sosyal medyanın bu konuda değinmek istediğim iki önemli rolü var. Birincisi, özellikle ilgi alanımızı tasdikleyecek içerikleri önümüze daha fazla koyan algoritmalar var. Bu algoritmalar, literatürde “echo chamber “— yani yankı fanusu— olarak geçen bir duruma sebebiyet veriyor. Bu durum içerisinde insanlar kendi görüşlerinden olan gönderilere daha fazla maruz kalıyor, daha fazla maruz kaldıkça ise daha da radikalleşiyor. Bu da denizin mavisinin tonu gibi bir konuda bile aşırı kutuplaşmalara ve dijital şiddete yol açabiliyor.
İkincisi ise bu algoritmaların yeterince kaynağa sahip insanlarca kontrol edilebilmesi, dolayısıyla da dezenformasyonu artırması. Etkileşim çiftlikleri olarak geçen bu hesaplar, yapay yollarla etkileşim sayılarını çoğaltarak kutuplaşmayı artırabiliyor ya da nüfuz sahibi insanların kendi çıkarları doğrultusunda yalan haberler üretmesini sağlayabiliyor. En azından eskiden insanların ifadeleri bağlam dışına çıkarılıp çarpıtılıyordu. Şimdi “deepfake" gibi yapay zekâ teknolojileri ile insanları konuşmadığı konularda konuşmuş gibi göstermek ve bilgi kirliliğini yaymak tarihte hiç olmadığı kadar kolay.
İkinci ortak nokta: Görünmez kahramanlar
Fark ettiyseniz deneylerden bahsederken bazı kelimeleri vurguladım. Genelde bizi şaşırtan etkilere baktığımızda, bu etkiler katılımcıların üçte ikisi için geçerli. Bu da demek oluyor ki, Selçuk hocamızın da belirttiği üzere, deneyler arasındaki birinci ortak nokta şu: bu deneylerde çoğu zaman yaklaşık üçte birlik bir kesim “Ben bunu yemem.” demiş. Bu kesim kendi doğrularından ne olursa olsun vazgeçmemiş, adaletsizlik ve zulüm karşısında susmamış. Bu deneyler hangi kıtada ya da kültürde tekrarlanırsa tekrarlansın, her zaman azınlık bir kitle kahraman rolünü üstlenmiş.
Kahraman demişken, gelin tartışmalı hapishane deneyinden sonra Zimbardo’nun bilfiil başlattığı ve hayatını adadığı bu kâr amacı gütmeyen “Heroic Imagination Project” isimli projenin misyon sayfasına bir bakalım:
Bugün HIP’in (Heroic Imagination Project) misyonu, Asch, Milgram ve Zimbardo’nun — ve daha birçoklarının — sosyal psikoloji alanındaki deneylerinin bulgularına dayanmaktadır. Bu deneyler ve tarihteki sayısız korkunç eylem, Hannah Arendt’in tanımladığı şekliyle “kötülüğün sıradanlığını” ortaya koyar. İnsan doğasının karanlık yönüne boyun eğme ihtimalinden hiç kimse muaf değildir.
Ancak bunun tersi de geçerli görünmektedir. İlk kez 2006 yılında Dr. Zimbardo ve Dr. Zeno Franco tarafından ortaya atılan bir fikir olan “kahramanlığın sıradanlığı”, HIP’in çalışmalarına yön veren bir rehber niteliğindedir. Bu fikir, bu gezegendeki her bir sıradan insanın, kahramanca eylemlerde bulunma potansiyeline sahip olduğunu savunur.
Bu temel inançtan yola çıkarak kurulan Heroic Imagination Project, psikoloji alanındaki önemli bulguları kullanarak her yaştan sıradan insanı, hayatlarının zorlu anlarında bilinçli ve etkili kahramanlık eylemlerini seçebilmeleri için gerekli bilgi, beceri ve stratejilerle donatmayı amaçlamaktadır.
Zimbardo’nun bu projesi sıradan insanların ya da organizasyonların kötü durumlar karşısında kahramanca davranmaları için eğitimler veriyor. Selçuk hocamızın da kitabında altını çizdiği gibi, durumlar ne kadar umutsuz olursa olsun, her zaman bir takım insanın kendi doğrularından vazgeçmeyerek bir değişme yol açabileceği gerçeği umut verici.
Sözü Tevfik Fikret’e bırakalım
Tabii ki iyilik ve kötülük durumdan duruma, topluluktan topluluğa değişebilir. Burada önemli olan, kişinin kendini yeterince geliştirip kritik düşünme yeteneğine sahip olması. Kişinin kendi doğrusunu ve yanlışını olabildiğinde objektif şekilde değerlendirip adımlarını yere sağlam basması. Kişinin annesinin, babasının, mahallesinin ya da hayatındaki otorite figürlerinin gölgesinden çıkmaya cesaret edebilmesi. Bu düşünme yetisini ise farklı görüşlerden kitaplara, insanlara ve fikirlere kendimizi maruz bırakarak geliştirebileceğimizi düşünüyorum. Bir başka deyiş ile, çevremizi değiştirerek bu eleştirel düşünme yetisini artırabiliriz. Tevfik Fikret’in “Kimseden Ümmîd-i Feyz Etmem” adlı şiiri de bu üç psikolojik deneyden çıkardığımız dersleri özetler nitelikte:
Kimseden ümmîd-i feyz etmem, dilenmem perr-ü-bâl
Kendi cevvim, kendi eflâkimde kendim tâirim,
İnhinâ tavk-ı esâretten girandır boynuma;
Fikri hür, irfanı hür, vicdânı hür bir şâirim.
(Kimseden bir fayda ummam ben, dilenmem kol kanat.
Kendi boşluk, kendi gökkubbemde kendim gezginim.
Bir eğik baş bir boyunduruktan ağırdır boynuma;
Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairim)
Sadede gelirsem, bu yazımdaki amacım zor zamanlarda geleceğe yönelik bir umudun varlığına psikoloji biliminin üç büyük deneyi değinmek ve belki de “yankı odalarından” şöyle bir kafamızı kaldırıp adaletin ve zulmün neresinde duruyoruz ona bir bakma; bir sorgulama fırsatı vermemiz gerektiğini hatırlatmaktı. Belki hızlı hızlı yüzerken ara sıra başımızı sudan çıkarıp neredeyiz bir bakmamız gerekiyor. Belki kafamızı sudan çıkardığımızda, denizin eski deniz olmadığını ya da sahilin yanlış tarafında olduğumuzu göreceğiz. Belki de doğru yolda ilerlediğimizi görüp daha motive kulaç atmaya devam edeceğiz. Belki de adaletin ve doğrunun yanlış tarafındayız ama içinde bulunduğumuz (dijital) çevre bunu sorgulamamıza izin vermiyor. Belki de… Gerisini siz tamamlayın.
Saygılarımla,
Buğra
Dipnot: Blog formatına uygun olması açısından bu deneylerin detaylarından, nüanslarından ve farklı kültürlerdeki bazı replikasyon — yani tekrarlama— deneylerinden kasıtlı olarak bahsetmedim. Misal Asch sayesinde dünyada ün kazanan sosyal uyum deneyinin kökeni, zamanında ülkemizden komünizme destek gerekçesiyle sürgün edilmiş döneminin en başarılı sosyal psikologlarından olan Muzaffer Şerif’in 1935’te yaptığı deneyine dayanır. Bu ve bunun gibi ilginç ve daha detaylı bilgiler için bugünün konusu olan kitabı şiddetle tavsiye ediyorum. Burada bahsetmediğim diğer yedi deney de insan doğası hakkında bakış açılarınızı değiştirebilir ya da var olan düşüncelerinizi genişletebilir.




