Psikoterapinin tıptan çaldığı üç soru
Ve bu soruları kendi hayatımıza uyarlamanın üç yolu.
Bugün önce biraz psikoterapiden, sonra ise kendi hayatınıza uyarlayabileceğiniz üç sorudan bahsetmek istiyorum. Aslında halk arasında “terapi” dediğimizde akıllara gelen şey bir ruh sağlığı uzmanıyla yapılan seans olsa da bu terim biraz daha geniş bir alanı kapsıyor. Psikoterapi ruh sağlığı ile sınırlıyken terapi ifadesi bedensel sağlığımızı kapsayan iyileştirme müdahalelerini de kapsıyor. Terim karmaşasını da aradan çıkardığımıza göre öncelikle kısaca psikoterapiden bahsetmek istiyorum.
Psikoterapiyi gayriresmî olarak ilk defa Sokrates gibi Antik Yunan filozoflarının diyaloglarında görsekte herkes Sokrates gibi tatlı tatlı diyaloglar kurmaya çalışmıyor. Kimisi psikolojisinin bozuk olduğuna inanları şeytan belleyip kafeslere kapatırken kimisi de insanları “hayvani” manyetik güçleriyle iyileştirmeye çalışıp körlüğe bile deva olduğuna inanıyor. Kafese kapatmak kulağa acımasızca gelse de çok şaşırtıcı değil. Tarih boyunca birbirimize yaptıklarımızı düşünürsek zaten “deli” diye kafese kapatılmak ilk ona bile girmez. Lakin insanüstü hayvani manyetik güçlerle insanları tedavi etmeye çalışan Mesmer’den tarihten sadece bir tane var: Kendisi önce hastalarına şifalı suyundan içiriyor, sonrasında ise mıknatıslarını hastalarının vücutlarında dolaştırıp o sıvıyı hareket ettirerek körlük, migren ya da kaygı gibi problemlerini çözüyor. Döneminin de bilim konseyi yaptığı deneylerle kendi tezini çürüttüklerinde ise aslında mıknatısların işe yaramadığını, ama “hayvani” bir manyetik güce sahip olduğu için insanları iyileştirdiğini iddia ediyor. O dönem kadınlara temas ederek tedavi etmek bir tabu olduğu için ahlaksızlıkla suçlansa da kendisinin ne kadar profesyonel bir hekim olduğunu maalesef bilmiyoruz.
Gel gelelim Mesmer gerçekten de bazı insanların körlüklerini ya da kronik baş ağrıları gibi problemlerini tedavi etmiş. Maalesef bu sırada egosu gözünü karartmış olacak ki kendi insanüstü güçlerine odaklanırken bu hastalıkları tedavi edebilmesinin gerçek sebeplerini gözden kaçırıyor. Esasında şöyle bir nefes alıp verseydi, bağdaşını kurup meditasyonunu yapsaydı, dönüp de kendine aynada bir baksaydı bu gerçek sebeplerin onu tarihe geçirdiğini görebilirdi ama nafile. Meğerse Mesmer o dönem farkında olmadan hipnozu ve plasebo etkisini keşfediyor. Zaman zaman sıcak su dolu bir küvete oturttuğu, bazen de sessizce konuştuğu hastaları aslında Mesmer’in yanında bir nevi rahatlıyor, büyüleniyor ve hipnoz oluyor; sonrasında da iyileşeceklerine dair inançları sağlam olduğu için bazı durumlarda hakikaten iyileşiyorlar. İyileşeceklerine dair inançları fayda sağlar mı demeyin, plasebo etkisi adıyla bildiğimiz bu durumda bazı hastaların ilaç zannedip içtikleri şeker sayesinde iyileşme gösterdiğini günümüzde de görüyoruz. (Son bir detay vereyim: İngilizce’de büyülenmek ya da hipnoz olmak anlamına gelen mesmerize kelimesinin kökenini de bizim manyetik adam Mesmer’den geliyor.)
Böyle şeytan çıkarma seanslarından cadı avlarına, oradan şifalı su ve mıknatısla insanların psikolojik sorunlarını çözmeye çalışmalara, bu sırada da es kaza tedaviler bulduk derken on dokuzuncu yüzyılda tıp psikoterapinin muradına yetişiyor. Bu yüzyıl, asırlardır yavaş yavaş toprağa kökünü salan ve filiz veren tıp ilminin kelimenin tam anlamıyla çiçek açtığı dönemlerden bir tanesi. Mikropların varlığının keşfedilmesinden tutun ilk çiçek aşısına kadar bu dönemde bulunuyor. Haliyle de doktorlar şu soruyu soruyor: “Biz bu akıl hastalıklarının tedavisine aynı mikropların ya da çiçek hastalığının tedavisine yaklaştığımız gibi yaklaşabilir miyiz?” Böylece dönemin insan psikolojisine meraklı filozof doktorları ilk defa bilim odaklı psikoterapi tedavileri geliştirmeye başlıyorlar. Kopyalamaya çalıştıkları tıbbın ise o dönemler bir tedavi bulmaya çalışırken sorduğu üç temel soruyu bugün günlük hayatımıza uyarlamak; Mesmer’in alamadığı dersi almamızı istiyorum.
1- Her şey yolundayken uygulanan bir tedavi ne kadar etkilidir?
Burada anahtar ifade “Her şey yolundayken”. Yani bir tedavi, idealler koşullar altında gerçekten de işe yarıyor mu? İdeal koşuldan kastımı ise bir örnekle anlatmak istiyorum. Misal lisedeyken bir tarih sınavına çalıştığınızı hayal edin. Sınava bir ay var ama siz yavaştan başladınız. Kitabı elinize aldınız ve önemli yerlerin altını çizerek ve tekrar tekrar okuyarak çalışıyorsunuz. Bu bir ay içerisinde de evinizde sessizlik hâkim, gaipten gelen bir kaos yok, ülkenizde her şey yolunda ve özetle çalışmanıza mâni olacak hiçbir durum yok. Sıfır. Koşullar bu kadar mükemmele yakınken çalıştığınız o sınavdan gerçekten iyi bir not alabiliyor musunuz?
Evet biliyorum neredeyse hiçbir zaman koşullar bu kadar mükemmel olmaz ama mükemmele yakın olduğu durumlarda bile eğer o sınavdan iyi bir not alamıyorsak bizim çalışma şeklimizde bir sıkıntı var demektir. Ya o çalışma şekli bizim zihnimize ve karakterimize uygun bir şekil değildir ya da topyekûn yanlış bir yöntemdir. Daha her şey yolundayken bile bir taktik işe yaramıyorsa orada bir durmak lazım. Bilim insanları da bir aşıyı önce mükemmele yakın, hemen her şeyi kontrol edebildikleri bir ortamda denerler. Daha orada bile aşı yüz mikroptan yirmisinde işe yarıyorsa zaten o aşı bir sonraki aşamaya geçemez. Gel gelelim biz kendi işimizde amaçlarımıza tekrar tekrar ulaşamadığımızda “Ben bu işi yapamıyorum.” gibi genellemelerle kendimize yüklenmeyi iyi biliyoruz. Ya da işe yaramadığını bildiğimiz halde tekrar tekrar aynı yöntemlerle daha iyi sonuçlar almaya çalışmaya devam ediyoruz. Bu işin yolu buysa o zaman bilim insanları işe yaramayan bir aşı ürettiklerinde kepenkleri kapatıp Youtube’da eşek şakası videoları çeksinler. (Tabii ki eşek şakası üzerine içerik üretenlere bir garezim yok, hatta bilim insanlarının çiçek aşısı üzerine çalışırken birbirilerine eşek şakaları yaptıkları bir Youtube kanalı bu dünyayı güzelleştirir, renklendirir, çiçeklendirir. Bu son çiçek esprisiydi tamam.)
Tabii ki bazen bazı işler boynumuzu aşar. Bazen pes etmek bir zaaf değil erdemdir. Benim değinmek istediğim nokta şu: Alışageldiğimiz yöntemleri kullanarak istediğimiz sonuçları daha her şey güllük gülistanlıkken alamıyorsak yöntemlerimizi sorgulamanın zamanı gelmiş olabilir. Burada asıl sorun yöntemleri sorgulamamak değil de yöntemleri sorgulamayı düşünmememiz. Aklımıza gelmiyor bazen sadece. Bu durumlarda o kadar bir yönteme ya da yola bağlı kalıyoruz ki tüm sonuçlar işe yaramadığını gösterdiği halde bırakmak bilmiyoruz. Psikolojide de bu olayın adı batık maliyet yanılgısı: Tüm sonuçlar o işin işe yaramadığını gösterdiği halde vazgeçmeye gösterdiğimiz o direnç. Mesmer’in tarihsel buluşlara imza atmışken kendi insanüstü manyetik güçlerinden vazgeçmeye gösterdiği direnç. Tüm veriler ve çevresindeki ekibi karşı çıkmasına rağmen bir girişimcinin vizyonunu ve egosunu bir kenara koyamayıp şirketini batırabilen direnç. Egomuzun bize layık gördüğü ve çizdiği o mükemmel başarı hikayesinden kopmamak için gösterdiği direnç. Eğer durum buysa Mesmer’in yapamadığını yapıp; dönüp bir aynada kendimize bakma zamanımız gelmiş olabilir [1]. Mesmer’e de bu kadar yüklenmemek lazım. Söylenenlere göre kariyeri çıkmaza girdiğinde Viyana’da arkadaşlarıyla bira içerken şöyle bir serzenişte bulunuyor:
Kendimi uzun yol şoförü gibi hissediyorum. Geri dönesim var, yolu yarılamışım. Şarampole yuvarlanasım var, araç benim değil. (@kumrutelasi)
2- Her şey yolunda değilken uygulanan bir tedavi ne kadar etkilidir?
Belki her şey yolundayken işleri halledebiliyoruz, her şey tıkır tıkır. Motivasyon desek misliyle var. Şimdi gerçekçi olursak hayatımızın yüzde kaçında gerçekten her şey yolunda ilerliyor? Yüzde kaçında her şeyi kontrol edebiliyoruz ki? Zaman yönetimi kaygısı üzerine konuştuğum yazımda da bahsettiğim gibi, değişmeyen tek şey değişimin kendisir. Her şey yolunda gider, gökyüzü masmavidir, güzel geçen bir iş günü sonrası evinize giderken (o kim olduğunu bildiğiniz) akrabanız karşınıza çıkıverir ve kilonuza yorum yapar. Hadi bakalım.
Başka bir örnek verecek olursam eğitim sisteminde de pilot programlar bu etkinliği ölçmek üzerine kurulur. İdeal koşullarda öğrencilerin matematiğini yüzde doksan iki artıran yenilikçi bir sistemi ülke genelinde denediğinizde alacağınız başarı oranı yüzde otuzlara düşebilir. Öğretmenin yaklaşımı, sosyoekonomik durumlar, öğrencinin kişiliği derken gerçek hayatta bir işi amacına ulaştırmamak için sebepler dolup taşabilir. Kendi işimizde de iç ve dış dünyamızın kontrol edilemez kaosunu denkleme dahil edersek o işin amacına ne ölçüde ulaşabiliyoruz sorgulamakta fayda var. İnsan bazen bu inişlerin ve çıkışların içinde kaybolup sürekli kendisini ya da başkalarını suçlarken bulabiliyor. Misal inişli çıkışlı bir motivasyonumuz varsa belki de değiştirmemiz gereken şey disiplinimizdir. Çok motiveyken işe yarayan ama stresli zamanlarda unuttuğumuz o diyetimizin belki de değişmesi, biraz esnemesi gerekiyordur. Ya da inişli çıkışlı bir ortamımız varsa belki de ortamımızı değiştirebildiğimiz ölçüde değiştirmemiz lazım. En azından bu sorgulama yüzeysel iniş çıkışların dalgalarından biraz kurtulup gerçekten ana problemin nerede olduğuna odaklanmamızı sağlayabilir. Yoksa evet, bir şeyleri başarıyor gibi gözüküyoruz ama sadece her şey yolundayken. Vaziyet böyleyse yaptığımız işi sorgulamak bizi doğru çözüme götürebilir.
3- Peki bu tedavinin bize maliyeti nedir?
Burada anahtar kelime verimlilik. Bir işi yaparken zamanı, enerjimizi ya da paramızı nasıl kullandığımız da en az etkililik ve etkinlik kadar önemli. Çiçek böcek derken her türlü hastalığın önüne geçen bir aşı ürettiniz diyelim. Ama bu işin maaliyeti o kadar fazla ki bir dozu üretmek altmış sekiz yıl alıyor ve maaliyeti altmış sekiz milyon dolar. O zaman bu tedavinin üretimini daha verimli hale getirmediğiniz sürece Elon Musk’ı tedavi etmek dışında yapabileceğiniz pek de bir şey yok.
Bir işe ayırdığımız zamanı, enerjiyi ve parayı hesaba kattığımızda o iş gerçekten de amacına değiyorsa o işe verimli diyebiliriz. Bir acil doktorunun yirmi dört saat aralıksız çalışması, karşılığında aldığı maneviyata ve görev bilincine değiyor olabilir. Diğer bir yandan daha önce o sınavı alanların kolay diye nitelendirdiği bir sınava kendimizi kütüphaneye sekiz saat kapatarak, dünyayı kendimize o sırada dar ederek çalışıyorsak orada bir verimlilik problemi olabilir. Belki de pasif bir şekilde okuyarak ve özet çıkartarak çalışmayı alışkanlık edinmişizdir. Aslında ekstrem bir zihinsel kabiliyetimiz olmadığı sürece pasif okuma yapmak (altını çizmemize rağmen) nörolojik ve psikolojik olarak öğrenmenin en verimsiz metotlarından bir tanesidir ama bu bilgiyi verimliliğimizi sorgulamadan bulamayacak olabiliriz.
Kıssadan hisseye…
Mesmer gibi olmayın.
Saygılarımla,
Buğra
[1] İnsanların nice zorluklar içerisinde hayatta kalmaya çalıştığı, istediği halde işin içinden çıkamadığı, travmatik olabilecek durumları tabii ki konu dışarı bırakıyorum. Hatta hayal bile edemeyeceğim her durumu konu dışarı bırakıyorum. Bir önceki yazımda bahsettiğim gibi psikolojide genelleme yapmak kavanoz kapağını pet şişe kapağı ile kapatmaya benzer. Bu yazımda amacım işimizi yapmamızı sağlayan yöntemleri, amaçlarımıza ulaşmaya çalışırken attığımız adımları revize etmeyi hatırlatmak.


