Ritme Geri Dönmek
Siyah beyaz düşünmek, alışkanlıklar, istikrar
Bu bloğa ilk başladığımda kendime ne olursa olsun haftada bir yazmak üzerine bir söz vermiştim. O sıralarda da tekrardan okuduğum Roma İmparatoru Marcus Aurelius’un günlündeki bir sözünü kulağıma küpe yapmak için not almıştım. Geçtiğimiz haftalarda kendime verdiğim bu sözün dışına çıkınca bu konu üzerine biraz yazmak istedim.
Marcus’un hayatına kısaca bir bakarsak iktidara geldikten sonra huzur dolu ve her şeyin yolunda gittiği birkaç yılı bile olmadığını söyleyebiliriz. Sürekli bir savaş, salgın ya da sevdiklerinin ölümü derken uzun yıllar boyunca memleketi Roma’ya dahi dönemiyor. Nitekim günlüğünün de büyük bir kısmını Roma’daki kral dairesinde değil, savaşın ön cephelerinde, çadırının içinde yazdığı tahmin ediliyor. Tahmin ediyorum ki bir zorluktan diğerine geçerken bu kısa ama öz paragrafı mum ışığında parşömenine yazdı:
İçinde bulunduğun koşulların zorlamasından ötürü şaşırmışsan olabildiğince çabuk kendi içine çekil ve gereğinden daha uzun süre ayrılma ölçülülükten. Çünkü, ne denli sık içine dönersen, o denli ustası olursun ölçülülüğü korumanın.
Bu devrik cümlelerle dolu paragrafında, daha doğrusu tercümesinde, Marcus’un kendisine hatırlattığı Stoacı felsefe kısaca şu: Ne yaşarsak yaşayalım, sürecimize, çabamıza ve yaptığımız (iyi) şeylere geri dönmeliyiz. Bu geriye dönmeyi ne kadar çok yaparsak o kadar çok istikrarın kendisini pratik etmiş oluruz ve kontrol edilemez hayatın kontrol edilemez olayları başımıza geldiğinde normalimize bir o kadar hızlı döneriz. Kendisi 2000 yıl önce bunu yazarken psikoloji bilimi portakalda bir vitamin bile değildi ama bu kısa anımsatıcısında psikolojide yıllardır kabul edilen bir bilişsel çarpıtmaya parmak basıyor: Siyah beyaz düşünmek.
Siyah beyaz düşünmek
Bu düşünme şeklini kısaca orta yolun varlığını reddetmek olarak tanımlayabiliriz. Bir şey ya öyledir ya böyle. Ortası yoktur. Ya güzelizdir ya çirkin. Ya haklıyızdır ya haksız. Ya aptalızdır ya zeki. Veya ya sürekli diyette olmak zorundayızdır ya da tüm diyeti çöpe atabiliriz. Halbuki üç çikolata her zaman yedi çikolatadan daha azdır ama atalarımız bile “Battı balık yan gider.” diyerek kendilerine bu çarpıtmayı yapmaya ve en küçük şeyde ipin ucunu bırakmaya izin vermişler. Battı balık yan gider de insan balık değil. Bu tarz genellemeler ve çarpıtmalar insanın doğasını reddederler. Bazen bir tartışmanın bir kısmında haklıyken diğer kısımlarında haksızızdır. Partilerde içe dönük bir insan oluruz ama sevdiklerimizin yanında dışa dönük davranırız. Bu hafta değinmek istediğim bu siyah beyaz düşünme hali ise daha çok alışkanlıklarımızla ilgili: Bazen devam ettirmek istediğimiz bir alışkanlığımızı geçici bir süreliğine terk ederiz ama bu başarısız olduğumuz ve o alışkanlığı tümden bırakacağımız anlamına gelmez. Aksine, her terk ediş geri dönüş için bir fırsat yaratır.
Bu siyah beyaz düşünmenin birçok sebebi var ama temel sorunlardan bir tanesi toplumun başarıyı sonuç odaklı olarak bize yanlış pazarlaması. Lise ya da üniversite sınavı gibi rastgele bir yaz gününe konulan 2-3 saatlik bir sınavın sonucunu başarı cetveli olarak kullanması. Disiplini, karakteri ya da eforu temel alan bir başarıyı değil başkalarıyla kıyas içeren bir başarıyı odak göstermesi. Veyahut toplumun, bir çocuğun Alman lisesi gibi özel bir lisede okumasını; o çocuğun karakterini geliştirmesinden, iyi arkadaşlara sahip olmasından, disiplin kazanmasından ve sağlıklı bir zihne sahip olmasından daha önemli bulması.
Evet, gerçek hayatta süreçler kadar sonuçlar da önemli. Hatta bazen sonuçlar bir ölüm kalım meselesine kadar gidebilir ama maalesef sonuçların üzerinde düşündüğümüz kadar bir kontrolümüz yok. O sınav günü belki karın ağrısı baş gösterir, belki midenin o gün istifra edeceği tutar, belki de üçüncü dünya savaşı çıkar. Kim bilir? Her ne kadar bazı sonuçların olma ihtimalini artıracak adımlar atmak bizim elimizde olsa da sonucu kimse garanti edemez. Nihayetinde hayat durmaz, kaos mola vermez. Ancak biz süreçten ve disiplinden ziyade sadece sonuçlara bakmaya koşullandığımız için bu gerçeği görmezden geliriz. Daha doğrusu bize bu gerçek öğretilmediği için durumun farkında bile olmayız. Sonrasında ise “Her sabah koşacağım.” gibi bir temeli olmayan fikre bağlanıp kendimize Everest yüksekliğinde bir standart koyarız. İlk haftanın sonunda kaçınılmaz olaylar başımıza geldiğinde ise kendimizi başarısız sayıp koşmayı tümden bırakırken buluruz kendimizi.
Halbuki bir alışkanlığı kazanmanın popüler kültürde bilinenin aksine çoğu zaman 21 gün sürmediğini bilsek belki kendimize karşı daha sabırlı olacağız. Araştırmaların da desteklediği üzere bir alışkanlığın betonlaşması 18 günden 254 güne kadar sürebiliyor [1]. Bu süre, alışkanlığın zorluğundan insanın genetiğine kadar birçok sebebe bağlı değişebilir. Ama şöyle bir bakarsak 254 gün neredeyse 1 yıl demek. Bu bir yılın içerisinde başımıza birçok olay gelebilir, gelecektir de. Belki de önemli olan kendimizi alışılagelmediğimiz bir alışkanlığı yapmaya zorlamak değil, en kolaydan başlayıp yavaş yavaş ilerleme kaydetmek ve kaçınılmaz düşüşler yaşandığında kalkmayı alışkanlık haline getirmek. Dünyayı siyahlarla ya da beyazlarla değil grilerle görmek. O griliğin içerisinde rahat bir koltuk bulup ona uzanabilmek.
Peki bu konuda ne yapabiliriz?
Aslında üzerinde durmak istediğim birçok şey var ama bu işin bilimsel araştırmasını yapmış ve sonuçları gayet anlaşılır bir şekilde kitaba dökmüş olan James Clear’ın meşhur Atomik Alışkanlıklar kitabı bu işi benim yapacağımdan daha on kat daha iyi yapmış bile [3]. Yazarın da dediği üzere hedeflerimizin seviyelerine yükselmeyiz, sistemlerimizin seviyesine düşeriz. Aslında sonuçlar ve hedefler geçicidir çünkü biz onlara yaklaştıkça ya da beklenmeyen olaylar olduğunda değişebilirler. Ancak kalıcı alışkanlıklar düştüğümüzde bizi kaldıracak sistemleri kurarak ve belki de kitapta bahsedilen (bilim destekli) psikolojik taktiklerle olur. Misal bu taktiklerden bir tanesi — her ne kadar sıkıcı gelerek sabrımızı zorlasa da — bir alışkanlığa yapabileceğimiz minimum efor ile başlatmak. Her gün koşacak kadar bir disiplinimiz ve karakter yapımız yok ise (birçok kişi gibi), belki de haftada iki gün on dakika koşabiliriz. En kolayından başlayıp yavaş yavaş ilerleyebiliriz. Bir nevi kendimizin bir diktatörü değil, pazarlık yaptığı bir dostu olabiliriz. Bu süre bazı haftalar beş dakika olacakken bazı haftalar on dakika olabilir. Yapabileceğimiz en minimumun altına inmeyerek ve koyduğumuz maksimumun üzerine çıkmayarak — çünkü fazlasını yapabilecekken yapmamak da bir disiplin gerektirir — bu tarz alışkanlıkları hayatımıza katabiliriz. Burada önemli olan nokta hırsımızı ve yüksek beklentilerimizi bir kenara koyarak kendimizle pazarlığa oturmak. Bir noktada olacak olan ise bu atomik alışkanlıklar git gide büyüyecek ve koşudan ekstra bir keyif almaya hatta koşu yapmadığımızda tatlı bir suçluluk hissetmeye başlayacağız, aynı diş fırçalamadığımızda hissettiğimiz gibi [2]. Bundan sonrası işler sarpa sardığında alışkanlıklara geri dönmeyi pratik etmek olur.
Bu kitapta sevdiğim ve kulağıma küpe olan fikirlerden diğer bir tanesi de koyduğumuz hedeflerin doğasıyla ilgili. “Kilo vermek istiyorum” gibi bir hedefe ulaştığımızda daha fazla ilerleyecek bir yol yoktur. Hele ki bu hedefe acı çeke çeke ulaştıysak sürdürülebilir bir şekilde kilo vermemeye devam etme şansımız az. Böyle bir hedef yerine “Sağlıklı ve fit bir insan olmak istiyorum.” gibi bir hedef bizi sağlıklı kilolara ve güzel bir yaşam stiline daha hızlı yaklaştırır çünkü bu hedefte karakterimizi de işin içine dahil ediyoruz. Sadece bir alışkanlığa değil, tümden günlük hayatımızda vereceğimiz her kararı bu amaca dahil ediyoruz. Araştırmaların ve Clear’ın belirttiği üzere insanlar alışkanlıklarını ne kadar benlikleri ile özdeşleştirirse o kadar kalıcı alışkanlıklar edinirler. Misal çevremize de bakarsak fit insanların sporu bir işkence değil yaşam stili olarak gördüğünü de fark edebiliriz. En azından azımsanmayacak bir kısmının. Haliyle de öngörülemez olaylar bu insanların başa geldiğinde, spor gibi bir alışkanlıktan kopmak yerine ona daha fazla tutunuyorlar çünkü bu onları iyi hissettiriyor. Peki biz neden iyi hissetmeyelim? Belki de ihtiyacımız olan o disiplin, fit bir beden, yüksek sınav puanı ya da güzel hisler birkaç saniyelik Instagram videolarından ziyade sadece birkaç kitap mesafesindedir.
Saygılarımla,
Buğra
[1] Alışkanlıkların psikolojisini içeren bir dersimde denk geldiğim bu araştırma tek başına güçlü bir argüman olmayabilir ancak literatüre baktığımda alışkanlıkları kazanmanın 335 güne kadar sürebildiğini gördüm. Diş fırçalamaktan düzenli ders çalışmaya çok geniş bir alışkanlık çerçevesi olduğu için bu süre birçok şeye bağlı değişir. Burada değinmek istediğim nokta ise bu sürecin sandığımız kadar kolay olmayacağı ve bunun bize pes etmek için bir sebep değil, aksine sabretmemiz için bir dayanak olması.
[2] Diş fırçalamak istemediğimizde gelen o his pek de tatlı sayılmaz ama bu suçluluk hissi bizi en nihayetinde sağlıksız dişlere sahip olmaktan kurtarır. Özellikle de yapmak istemediğimiz zamanlarda. Bu da alışkanlığın zor zamanlarda dahi korunması için güzel bir mekanizma olur.
[3] Kitabın sonunda yazarın oluşturduğu ve kazanmak ya da bırakmak istediğiniz alışkanlıklarınızı takip edebileceğiniz Atoms isimli bir mobil uygulamaya bir link var. Kendi tecrübelerime göre genelde bu tarz uygulamalar kalitesiz oluyor ama bu uygulamayı gayet başarılı buldum.


👌👌👌