Saygı Parametreleri
Sadece gözler mi kalbin aynasıdır?
Saygı parametreleri. Bu nasıl bir başlık diye sorabilirsiniz. Asıl konuya girmeden önce parametrenin ne demek olduğunu kısaca açıklamak istiyorum. Parametre; en basit hali ile bir denklemin sonucunda görev oynayan çarklardan birisi demek. Bu bağlam içerisinde saygı parametrelerine ise, birisine karşı duyduğumuz saygıyı belirleyen değer yargılarımız diyebiliriz.
Misal saygı duyduğunuz bir insanı düşünün. Bu kişi tarihten de olabilir yaşayan bir tanıdığınız da. Tam olarak bu kişinin hangi davranışlarından ya da özelliklerinden dolayı ona saygı duyuyorsunuz? Topluma sağladığı fayda mı? Size karşı güzel bir tavır sergilemesi mi? Sizi güvende hissettirmesi mi? İyi bir aileden geliyor olup iyi bir eğitim almış olması mı? Kurduğu işin büyüklüğü mü? Size her zaman dürüst davranmış olması mı? Karizmatik davranışları ve özgüveni mi? Yoksa çok başarılı ve mutlu çocuklar yetiştirmiş bir ebeveyn olması mı? Ona siz karar verin. Birden fazla sebebi vardır diye tahmin ediyorum.
Soruyu biraz daha açarsak, genel olarak bir insanda saygı duyduğunuz özellikler neler? Ya da aynı soruyu tersten soracak olursam: saygı duyduğunuz insanların özellikleri neler? O insanları düşündüğünüzde aklınıza gelen ortak noktalar neler? Aklınıza gelen kişileri de hiç sınırlamayın, hatta bu saygı duyduğunuz kişiler size zarar vermiş bir olabilir.Onlarda gördüğünüz saygıdeğer özellikleri-üşenmezseniz- bir kenara not da alabilirsiniz.
Bu egzersiz sırasında aklımıza gelenler gerçekten hayata ve kendimize nasıl baktığımızın bir aynası olabilir. O parametreleri ne kadar iyi tanırsak kendimizi de o kadar iyi tanıyabiliriz. Kendimizi ne kadar iyi tanırsak, çevremizi de kendi huzurumuz ve sağlığımız için o kadar daha iyi tasarlayabiliriz. Ne de olsa hepimiz bir noktada kendi hayatlarımızdan sorumluyuz. Eğer hiçbir şekilde aksiyon alamıyorsak da en azından duruma nasıl baktığımız bizim kontrolümüzde. İnsanın en büyük özgürlüğü de buradan gelir: elimizden her şeyi alabilirler ama olaylara karşı bakış açısı oluşturma yetimizi alamazlar. Lakin büyütülüşümüzden gelen bazı kötü ve küçük tecrübeler bizim bakış açımızı sınırlayabilir, dünyaya kendi penceremizden değil başkasının penceresinden bakmamıza sebebiyet verebilir. Çocukken yetişkinler bizden haddinden fazla yetişkin özelliklerine sahip olmamızı beklemiş olabilir. O çocuk halimiz ise büyüdüğünde kendinde eksik hissettirileni başkasında fazla, başkasında fazla hissettiğini ise kendinde eksik görebilir.
Somut bir örnek vereyim. Hayal edin: Sürekli bilmesi beklenen şeyleri “bilmediği” için ailesinden azar işiten beş yaşında bir çocuk. Adı da Orhan olsun. Bizim Orhan geçen hafta ailesiyle misafirliktelerken oturduğu halıda burnunu karıştırmaya başladı. Burnunu karıştırmakla kalmadı, ev sahibinin pantolonuna sümüğünü yapıştırıp yan odaya gülerek kaçtı. Ne de olsa kreşte beraber uyuduğu arkadaşı da ona geçen hafta aynı şakayı yapmıştı ve çok gülmüşlerdi. O da insanları güldürmek istemişti. Akşam ise eve döndüklerinde evde bir sessizlik… Arabadaki sessizliğin eve dönüldüğünde sona ereceğini umarken, anne ve babasından beklediği tepkiyi alamayınca Orhan önce şaşırdı, sonra korktu. Yolda birkaç defa annesine suçlu ve kısık sesiyle seslenmeye çalıştıysa da annesi yüzüne bile bakmadı. Eve geldiğinde ne yapacağını bilemeyip odasına giden Orhan’ın arkasından yavaşça annesi içeri girdi. O nihai sessizliğin bozulacağını fark edip tam neşelenecekti ki sessizliği delip geçen üç kelime oldu: “Bizi rezil ettin.” Ne hatası olduğunu dahi tam anlamayan Orhan, pijamasının üstünü de yanlışlıkla ters geçirip boynundaki rahatsızlık ve içindeki suçlu hisleriyle o gece uykuya daldı. Hangi davranışının hatalı olduğunu, hatalıysa bunu nasıl düzelteceğini ya da duygularını nasıl kontrol edeceğini hiç öğrenemeden büyüdü gitti bizim Orhan. Ne de olsa ailesi için onun bunları bilmesi gerektiği çok barizdi. Her hatasında sessiz muameleye maruz kaldığı için de erken yaşta hata yapmamayı öğrendi. Kendisini ve ailesini rezil etmemeyi öğrendi. Misafirliklerde sıkça duyulan klasik bir yorumdu: “Ne efendi çocuk, büyüyünce kızlar sırada bekleyecek.” Sesini çok çıkarmadı, efendi efendi derslerine çalıştı ve Türkiye genelinde on ikinci olarak Çapa Tıp Fakültesi’ne kabul edildi.
Bu zamana kadar en büyük motivasyonu sevdiklerinin yüzünü kara çıkarmamak olan Orhan, 2. sınıfta Efe ile tanışana kadar derslerini hiç ihmal etmedi. Efe ile çok iyi anlaştı çünkü o kendisinin aksine topluma dikte edilen kurallara karşı gelebilen, özgüvenli ve zeki birisiydi. Efe’nin en çekici özelliği; öyle başkalarının ne dediği ile değil, kendi geniş bilgisi doğrultusunda olayları yorumlayıp ona göre (karizmatik bir şekilde) hareket etmesiydi. Gel gelelim Efe’nin de kullandığını bilmenin rahatlığıyla, Orhan sınavlardan önce zihin açıcı ilaç almaya başladı. Ne de olsa Orhan’ın sırtındaki yük sadece dersleri değildi. Geçen dönem tıp okumak istemediğine karar vermesine rağmen onunla gurur duyan annesini yüzüstü bırakmamak onun için en büyük yük olmuştu. Tıpa karşı ilgisini kaybettiği için de ders çalışmak her geçen gün daha da zor hale geliyordu. Durum böyle olunca her imtihan dönemi zihnini açık tutabilmek için, Efe’nin deyimiyle “tehlikeli olmayan” haplardan ve stres giderici başka ilaçlardan almaya başladı. Gerisi zaten anlayacağınız üzere kendisini madde bağımlılığına, yıllar süren bir terapi sürecine ve Orhan’ın pratisyen hekim olarak Ege sahiline yerleşmesine bıraktı. Orhan’ın aksine, annesi ise hiçbir zaman Orhan’ı affedemedi. (Efe ise anesteziyoloji ve reanimasyon stajında hastaneden ilaç çaldığı için okuldan atıldı).
Belki biraz nadir ve abartılı bir örnek oldu ama altını çizmek istediğim bir durum var: Hepimiz saygı duyduğumuz özelliklere bir şekilde çekiliriz. Bu özelliklerin bazıları (umuyorum ki) bilinçli olarak belirlediğimiz erdemlerdir, ama bazıları da geçmişimizden miras kalan bazı gerçekçi olmayan standartlardır. Bu arada bazıları da egomuzun ve kendi kendimize oluşturduğumuz hayatın birer aynasıdır. Bazıları da kontrolümüzde olmayan tecrübelerin bize öğrettiği derslerdir. (Örn: “Bir daha asla sırrımı bir başkasına anlatmayacağım, aynı Sibel gibi ağzı sıkı olmak lazım bu hayatta”) Her şeyi geçmişe ve aileye bağlamak da istemem, örnek olarak anlaşılır olacağını düşündüm. Yine de nelere saygı duyduğumuza bakarak, kendimizi daha iyi tanıyabileceğimize inanıyorum. Hangi davranışları babamızın o kazanamayacağımız onayı için yapıyoruz? Bir amaca gönül koyduğumuzda içimizde bize asla başaramayacağımızı söyleyen söz kime ait? Pes etmek istediğimizde içimizdeki hangi ses bizi küçümsüyor, hangisi gerçekten sağlıklı? Aynı bizim gibi toprak olacak yakınımız dahi olmayan başkalarının bizim hakkımızda ne düşündüğü neden bu kadar önemli? Bize zarar veren bir ilişkinin içerisinde kalmaya kendimizi ikna ederken karşıdaki insanın hangi “saygı duyulası” özellikleri bizi o ilişkiye çapalıyor?
Belki yeterli sevgi göremediğimiz için, belki de haddinden fazla sevgi gördüğümüz için soğuk insanlara çekiliyoruz. Belki kendimizden sahip olmamızı beklediğimiz bazı erdemleri başkalarında arıyoruz. Belki Orhan erken yaşta yetişkin olmayı öğrenmeseydi Efe’nin özgüveninin altında yatan bazı kusurları görüp mesafesini koruyacaktı. Belki de 42 yaşındayken Eminönü iskelesinde balık ekmek yerken taksi çarptığı için ağır yaralanıp ağrı kesicilere bağımlı hale gelecekti. Bilemeyiz. O yüzden geçmişe bakıp birilerini ya da kendimizi suçlamamız da anlamsız.
Benim önerim insanlarda saygı duyduğumuz, onlara çekilmemizi sağlayan bazı erdemleri analiz etmeniz. O erdemlerin nereden geldiğini sorgulamanız. Kendiniz hakkında yüzleşmeye koktuğunuz bazı anıları, kalp kırıklıklarını ve içerlemeleri gün yüzüne çıkarabilir. Çıkarsın. Hepimizin biraz Instagram’dan çıkıp düşünmeye ihtiyacı var. Hepimizin biraz soğanın kabuklarını soyup derine inmeye ihtiyacı var, süreç gözümüzü yaşlandırsa bile.
Bazen kendi kendimizi sorgulamamız bazı farkındalıklara yol açar. Bu farkındalıklar da aynı tohumlanmış bir fidanın doğru koşullarda çiçeğe dönüşmesi gibi bizde de yeni perspektiflere, daha iyi bir yaşama yol açabilir. Sokrates’in de kendisinin idamıyla sonuçlanan davasında söylediği gibi: “Sorgulanmayan hayat yaşamaya değmez.”
Saygılarımla,
Buğra
Not: Bu yazıda yer alan bilgiler genel bilgilendirme amaçlıdır ve profesyonel tavsiye yerine geçmez. Eğer ihtiyacınız varsa, konuyla ilgili bir uzmana başvurmanızı tavsiye ederim.

