Sıkı can iyidir, kolay çıkmaz*
Sıkılmanın sanatı, bağırsak problemleri, ses mühendisliği
Geçtiğimiz haftalarda dijital dünyada dijital huzuru bulmanın anahtarının, hayatta değer verdiğimiz şeylerin belirlenmesi ve önceliklendirilmesi üzerinden geçtiğini konuşmuştum. Bu değerlerimiz sağlık olur, başarı olur, huzur olur… Bunları belirledikten sonra anlamsız dijital aktiviteleri, değerlerimizle uyumlu dijital veya analog daha anlamlı aktivitelerle değiştirebileceğimizden bahsettim. Bu hafta ise bu temel değerleri belirlemenin anahtarlarından birine değinmek istiyorum: Sıkılmak. Bu hissi “resmi” olarak açıklamak gerekirse can sıkıntısı, kişinin çevresinde yeterince ilgi çekici, uyarıcı ya da zorlayıcı bir aktivite bulamadığı bir ruh halidir.
Tarih boyunca pek çok filozofun, şairin, ressamın ya da yazarın değindiği bir konudur aslında sıkılmak. Nietzsche’ye göre sıkılmak, yaratıcı eylemlerden önce gelen nahoş bir sükûnetken; matematikçi ve filozof Pascal’a göre insanın tüm mutsuzluğunun tek nedeni, odasında sessizce nasıl duracağını bilememesidir.
Batıdan doğuya doğru biraz yolculuk ettiğimizde ise nesillerin getirdiği bilgeliği çocukken can sıkıntımızla ilgili serzenişte bulunduğumuzda bize söylenen kısa ve öz bir cümlede bulabiliyoruz: Sıkı can iyidir, kolay çıkmaz. Büyüklerimiz, bilinçli ya da bilinçsiz biçimde, o dönem bize hayatın kolay olmadığını, sıkılmanın da bir lütuf olduğunu ve sıkılmaya olan dirayetin karakterimizi güçlendireceğini söylemeye çalışmış. Keşke çocuk zihnimiz bu tarz özlü sözleri işleyecek kapasitede olsaydı ancak bu konu da bu haftaya nasipmiş.
Eski toprak mı, yeni toprak mı?
Teknoloji kullanımının günlük yaşama egemen olduğu bugünlerde çocukların çok daha fazla sıkılmasına rağmen başlıktaki özlü sözü eski nesiller kadar çok işittiklerini pek zannetmiyorum. Cep telefonları, tabletler, televizyon derken çocukların masum ve körpe zihinlerini meşgul edecek teknolojiler hemen her evde mevcut. Tabii ki her neslin kendisine göre artısı ve eksisi var. Binlerce yıl ekransız yaşamış insanoğlunun teknolojinin hızına yetişmesi mümkün değil. Dolayısıyla her neslin bir önceki nesle göre birçok avantajı olduğu kadar dezavantajı da oldu, olmaya da devam edecek.
Bununla birlikte, gittikçe azalan sıkıcı zamanların herhangi bir nesil için avantaj olduğunu sanmıyorum. Keza psikoloji literatürüne baktığımızda, sıkılma hissinden teknoloji kullanımıyla sürekli kaçmaya çalışan insanların depresyon, anksiyete ve bağımlılıkla ilgili sorunları daha çok yaşadığını görebiliriz. Sıkılmamak için ekranlara baktıkça da sıkılmaya karşı toleransımız düşüyor, haliyle daha da tahammülsüz insanlara dönüşüyoruz. Haliyle de gitgide kendi iç dünyamıza kapılarımızı kapatıyor, dış dünyanın rüzgarları bizi nereye iterse oraya gidiyoruz. Bu konuda eskiler mi daha iyi bilir yeniler mi bilmiyorum ama dış rüzgarların bizi ittiği yolda hepimizin durduğu ortak bir mola var: Tuvalet molası.
Tüm toprakların ortak noktası
Telefonların yaygın olmadığı dönemlerde hayatımızdaki kararları düşünebileceğimiz pek çok aralığımız vardı ve tuvalet molalarımız da bu aralıklardan biriydi. Ailemizden azar da işitsek, partnerimizle yoğun bir tartışmaya da girsek, işimizde ciddi problemlerimiz de olsa bu düşünceleri ve hisleri sindirebileceğimiz sessiz bir alan sağlıyordu tuvaletler. Hiçbir derdimiz olmasın, akıllı telefonlarla büyümemiş her çocuğun sıkıntıdan banyodaki şampuanların içeriklerini okuduğu bir anısı vardır.
Belki de bazıları için halen bu böyle ancak son zamanlarda yapılan bir araştırmaya göre yeni bir pandemiyle karşı karşıyayız: Basur pandemisi. Artık insanlar genç yaşta basur gibi boşaltım yolu problemleriyle karşılaşıyor. Sebebi de anlayacağınız üzere telefon ile tuvalete girmek. Artık en temel ihtiyacımızı giderirken bile kendi kendimizle baş başa kalmıyoruz, üstüne yirmi yıl geçse yaşamamamız gereken bir sağlık sorununu erken yaşlarda yaşama riskiyle karşı karşıya kalıyoruz.
Hadi tuvaleti, metroları, otobüsleri ya da kafeleri ekranlara kaptırdık. Yemeğimizi sindirirken de bu ekranlar yanımızda. Peki hislerimizi, düşüncelerimizi ne zaman sindiriyoruz? Diğer bir deyişle, iç dünyamızı ne zaman dinliyoruz?
Sıkılmanın kimyası
Sıkılmak da tam olarak burada devreye giriyor. Nörolojik olarak beynimiz üç durumda bize “Sıkıldım.” sinyali gönderiyor. İlkinde, çevremizde bizi uyaran — dikkatimizi ya da ilgimizi çeken — uyarıcılar olmadığında beynimiz dikkat modunu kapatıp varsayılan moduna geçiyor. Bu varsayılan modda zihnimiz otomatik olarak geçmişi, geleceği, duygularımızı ve düşüncelerimizi tekrarlayan bir kaset gibi sarmaya başlıyor. Akabinde aklımızda yüzleşmek istemediğimiz düşünceler varsa vay hâlimize. Bir noktada sıkılmanın verdiği rahatsız edici o hissi deneyimlemeye başlıyoruz, beynimizin de uyarılma eşiği yavaş yavaş düşüyor. Çocuksu merakımız tekrar uyanmaya başlıyor, normalde bizim ilgimizi çekmeyecek o şampuan markasının içerikleri tuvalette ilgimizi çekiyor, Pascal matematiğe damgasını vuruyor, Nietzsche ise milyonlarca kez okunacak o sözlerini mürekkebe döküyor.
Sıkılmanın ikinci durumu da yetersiz uyaranlardan değil, aşırı yüksek uyarım olduktan sonra gerçekleşiyor. Sosyal medya, bildirimler, hızlı video akışı gibi beyni uyaran aktiviteler yaptıktan sonra beynimizin uyarılma eşiği gitgide artıyor. En başta bizi güldüren Reels videoları bir süre sonra monoton parmak hareketlerinin tekrarına dönüşüyor. Nihayetinde hemen hepimizin bildiği o boşluk hissiyle baş başa kalıyoruz.
Üçüncü durumda ise ortamda yeteri kadar uyaran vardır. Yanı başımızda telefonumuz, bilgisayarımız ya da ilgimizi çekebilecek her türlü olanak vardır ancak biz yine kendimizi sıkılırken buluruz. Oysa bu sıkılma, uyarıcıların azlığından ya da çokluğundan değil; anlamsızlığından olur. Her şeyi yapacak enerjimiz vardır ama bir türlü yapacak bir şey bulamayız. Yorgun değilizdir, işler de yolunda gibidir, biz de haliyle bir şeyler yapmak isteriz ama o yapmak istediğimiz şeyin adını bir türlü koyamayız. Bir başka ifadeyle, yapabileceğimiz aktiviteler kişisel değerlerimizle uyuşmaz. Bu değerlerin ne olduğunu ise iç dünyamıza kulak vermeden bulamayız.
İç sesi hoparlöre bağlamak
İstesek de istemesek de hayat önümüze birçok yol ayrımı çıkarıyor. Bazı yolları seçmek diğerlerine göre çok daha kolay oluyor. Mesela beğendiğimiz birisiyle randevulaştık, bir kafede kahve içiyoruz. Buluşmanın sonlarına bu kişiden hoşlanmadığımıza dair çok net bir karar verdik. Kesin olarak hoşlanmadığımızı biliyoruz. Bu gibi durumlarda dış dünyanın tavsiyesine pek de ihtiyaç duymayız. Bu kararı vermek için bir podcast dinlemeye, kitap okumaya ya da arkadaşlarımızla saatlerce konuşmamıza gerek kalmaz. İç sesimiz bunun doğru bir karar olmadığını o kadar yüksek bir sesle bize söyler ki bu kişiyle yola devam etmemek dünyanın en basit kararı olur.
Ne var ki bizi yoran çoğu karar bu kadar basit olmuyor. Yedi yıllık ilişkimi bitirmeli miyim? Okuduğum bölüme devam etmeli miyim? Yeni bir ülkeye taşınmalı mıyım? Mezuna mı kalmalıyım, yoksa ortalama kasıp yatay geçişi mi zorlamalıyım? Fark ettiyseniz bu soruların ifadesi bile dışsal bir doğrulamayı içeriyor: “Yapmalı mıyım?” Sanki bu soruların nesnel bir cevabı varmış gibi, olmasını istediğimizin değil, olması “gerekenin” peşinde koşarız. Astroloji testi çözmek, kitap okumak, podcast dinlemek ya da arkadaşlarımızla tekrar tekrar konuşmak iç dünyamızı dinleyip bir karar almaktan daha kolay gelir.
Evet, bazı kararsızlıklar başkalarıyla iletişime geçerek farklı bakış açılarını dinlememizi gerektirebilir. Bazen de bir karar sadece bize ait değildir, ilgili diğer kişilerle iletişim kurmadan bir yol kat edemeyiz. Yine de bütün bu süreçlerin içinde bireysel olarak bir önceliğimiz, değerimiz ve akabinde tercihimiz olmak zorunda, çünkü biz bir tercih yapmazsak hayat bizim adımıza o tercihi yapıyor.
İç sesimizin kendisini duyuramadığı bu tarz muğlak durumlarda o sesi biraz açmamız gerekebilir. Terapi vb. süreçler iç sesimizi sistematik olarak dinlemenin bir yolunu sunsa da sıkılmaya izin vermek kendi kendimize yapabileceğimiz en verimli yöntemlerden biri olabilir. Çünkü sıkılırken iç sesimizi açmak için uğraşmamız gerekmez. Dış dünyanın sesini kıstığımız için iç sesimizi daha net duyar hale geliriz.
Misal bazı insanların yalnız başına bir tatile çıktığını görürüz, döndüklerinde ise sanki bir netlik kazanmış gibilerdir. Bir sonraki adımlarını daha net biliyorlardır [1]. Pekâlâ, neden? Çünkü bilinçli ya da bilinçsiz şekilde dış sesleri sessize almışlardır ve başka insanların beyinlerinin etkisinden uzaklaşmışlardır. Aynı şekilde duşa girdiğimizde bazı sorularımızın cevabının gelmesi de rastlantı değil. Bu bakımdan duş almak da kazara meditasyon yapmaya benziyor. Keza aynı pozisyonda saatlerce oturup düşüncelerini gözlemleyerek Zazen meditasyonu yapan insanların da duygu ve hafıza süreçlerinde gözle görülür nörolojik gelişmeler raporlanmış.
Her şeyi bırakıp tatile mi çıkalım? Saçları kazıtıp keşiş mi olalım?
Belki bizim de öyle aniden tek başımıza bir seyahate çıkmamız ya da saatlerce boşluğa bakmamız gerekmiyordur. Lakin telefonumuzu yanımıza almadan ya da “Rahatsız Etme” moduna alarak yürüyüşe çıkmamız ya da uyandıktan sonraki ilk yarım saati telefonsuz geçirmemiz mümkün.
Kendi sıkıntımızla baş başa kalmak her ne kadar rahatsız edici gelse de zamanla bize fısıldayan iç sesleri daha net duyabilir hale gelecek, iç dünyamızın çıkar çatışmalarını çözebilir hale geleceğiz. Bizi huzursuz eden düşüncelerle yüzleşme fırsatı buldukça da kendimizi daha net tanıyarak yolumuza daha farkındalık sahibi biri olarak devam edebileceğiz. Bu süre zarfında ise normalde sıkıcı gelen aktiviteler daha az sıkıcı gelmeye başlayacak, telefon kaygısıyla keyif alamadığımız o yürüyüşler zevk vermeye başlayacak.
Yazının başında Nietzsche’nin sıkılmayı yaratıcı eylemlerden önce gelen nahoş bir sükûnet olarak tanımladığından bahsetmiştim ancak bu alıntının tamamı değildi. Nietzsche’ye göre sıkılmak, kişinin kendisini tanımasını ve iç dünyasıyla uyumlu davranışlar sergilemesini sağlar:
“Can sıkıntısı, yaratıcı eylemlerden önceki huzursuz sükûnettir. Kim ki kendini bütünüyle sıkılmaktan korur, aslında kendini kendisinden korumuş olur.”
Saygılarımla,
Buğra
Kaynaklar & Dipnotlar
[1] Yalnız seyahat etmenin öz-aşmışlığı, öz-farkındalığı ve kişisel gelişimi desteklediğini gösteren farklı araştırmalar mevcut.
* Başlık için fahri editörüme teşekkür ediyorum.
İlginizi Çekebilecek Diğer Yazılar
Dijital Yaşamda Dijital Huzuru Bulmak - V
İyiye gitmek mi, kötüden kaçmak mı?

