Stoa Felsefesinin 3 Temel Disiplini
Arzu, Eylem, Rıza
Ey insan, bu büyük kentte yurttaştın. Üç yıl veya beş yıl fark eder mi? Çünkü onun yasalarına göre herkes eşittir. Seni kentten gönderen ve buraya getiren doğadır, o halde bunda tuhaf olan ne? Bir oyuncunun, onu işe alan yönetici tarafından sahneden alınmasına benzer bu. “Ama ben yalnızca üç perdede oynadım, beşinde değil!” Doğru söylüyorsun, ama yaşamda üç perde bütün oyun anlamına gelebilir. Çünkü her şeyin sonunu belirleyen, seni vaktiyle bir araya getiren ve şimdi bu çözülmenden sorumlu olan şeydir. Her ikisinden de sen sorumlu değilsin. Bu yüzden zarafetle ayrıl sahneden, zira seni sahneden alanda da var aynı zarafet.
Bundan tam olarak 1845 yıl ve bir gün önce, 17 Mart günü bir perşembe sabahı gözlerini hayata yuman, döneminin en kudretli kenti Roma’nın imparatoru Marcus Aurelius’un günümüz Viyana’sında günlüğüne yazdığı son not… Cephelerde geçirdiği onlarca yılın ve nüfusu paramparça eden pandemilerin ardından onun direncini kıran son darbe veba oluyor.
Marcus’un hayatını iki büst ile özetleyecek olursam, önce yeni imparator olduğu dönemlerindeki büstüne sonra ise kırklı yaşlarındaki büstüne bir bakın. Gençliğinde yukarıya ya da ileriyle doğru daha naif ve umut dolu bir bakışı olduğunu görebilirsiniz. Yıllar sonra yapılan büstüne bakarsanız bitmek bilmeyen savaşlarda geçen yıllarının, ölen çocuklarının ve vebadan ölen binlerce vatandaşının onda bıraktığı izi gözlerinden anlayabilirsiniz. Gençliğinin verdiği o saf bakış, kendisini dosdoğru karşıya bakan anlamlı ve yorgun bakışa bırakıyor:
Ölümünün yıl dönümüne özel bugün sizlerle, Marcus’un da hayatını şekillendiren Stoacılık felsefesinin üç temel disiplininden bahsetmek istiyorum. Beni yakından tanıyan insanların da bildiği üzere, yaklaşık iki senedir bu konu hakkında çok susmadım, daha doğrusu susamadım. Bu konuya ilgisi olan çoğu insanın da etkilendiği üzere, ben de dünyanın en güçlü insanının sabah sıcak yatağından kalkmamak için nefsiyle verdiği mücadeleye çok şaşırdım. Aslında insan her zaman insan, imparator bile olsa. Yine de döneminin en güçlü kentinin— yani imparatorluğunun— lideri olan Marcus’un seleflerinden farklı olarak, mutlak gücü ile gününü gün etmek yerine Stoa felsefesinin gösterdiği yolda bilge, adil, cesur ve ölçülü bir insan olmak için günlüğünde kendi nefsiyle savaşmayı tercih etmesi, beni bu felsefeye çeken ilk paragraf oldu:
Sabahları kalkmayı canın istemedikçe şunu hatırla: “İnsanlık görevi için kalkıyorum.” Eğer bunun için doğduysam, bunun için dünyaya gönderildiysem neden huysuzlanıyorum? Çarşaflara örtülere sarılıp kendimi ısıtayım diye mi yaratıldım? “Fakat bu daha keyifli.” Öyleyse keyif çatmak için mi dünyaya geldin, eyleme geçmek, çaba harcamak için değil mi yani? Bitkilerin, küçücük kuşların, karıncaların, örümceklerin, arıların üstlerine düşen her şeyi yaptıklarını, ellerinden geldiğince dünyanın düzenine katkıda bulunduklarını görmüyor musun? Ve sen insanların görevlerini yerine getirmesini istemiyorsun öyle mi? Kendi doğanın sana buyurduklarını görmüyor musun? Ve sen insanların görevlerini yerine getirmesini istemiyorsun öyle mi? Kendi doğanın sana buyurduklarını yapmakta acele etmeyeceksin öyle mi? “Fakat dinlenmem gerek.” Tabii ki, benim de dinlenmem gerek. Yine de doğa yemek, içmek gibi bunun da ölçülerini ve sınırlarını belirlemiştir, oysa sen yararlı dinlenme ölçüsünü aşıyorsun. Fakat eyleme gelince gereğinden azını yapıyorsun, hatta payına düşen ölçünün altında kalıyorsun. Aslında sen kendini sevmiyorsun, sevseydin doğanı ve doğanın gereğini de severdin. İşlerini seven insanlar, çalışırken yemek yemeyi, yıkanmayı dahi unuturlar. Fakat sen kendi doğana, bir işlemecinin işlemesine, dansçının dansa, paragözün paraya, kendini beğenmiş birinin küçücük şöhretine verdiğinden daha az değer veriyorsun. Ve böyle insanlar ne olursa olsun işlerine karşı tutkulu bir sevgi beslerler; yemek yemeyi, uyumayı unuturlar ve zamanlarını harcadıkları işleri daha ileri götürmek isterler. Toplum yararına olan işler sana daha değersiz ve daha itibarsız mı görünüyor?
Yazıya bakarsanız kendisini karmaşıklığıyla defalarca okutan varoluşsal düşünceler yok. Bitmek bilmeyen felsefi mantık çıkarımları yok. Akademinin ağır dili yok. Teori yok. Sadece günlük hayatın sorumluluğu ile rahatı arzulayan nefsinin çatışması var. Gerçek hayatın gerçek küçük çelişkileri var. Büyük anlar yok. Dönüm noktaları yok. Üstüne sürekli uğraşılan, gün ve gün mücadele gerektiren bir yaşam felsefesi var. Sade. Basit.
Bu Stoa felsefesini de diğer akademik felsefi konulardan ayıran özelliği pratik hayat için tasarlanmış olması. Basit olması. Evet, Descartes’in varoluşsal düşünceleri de en az diğer düşünceler kadar önemlidir eminim ama durduk yere günlük hayatta düşünülecek şeyler değil. En azından çoğunluk için. Özellikle psikoloji okurken bu kitaba — daha doğrusu yayın amacı güdülmemiş bu günlüğe — denk geldiğim için, iki bin yıl önce Roma’yı Roma yapan felsefenin günümüze modern terapi yöntemleri olarak gelmesine hala şaşırıyorum. Lafı daha fazla uzatmadan, bu Stoa felsefesinin yapıtaşı olan üç disiplinden bahsetmek istiyorum.
Bu üç disiplin en temelinde mantık, ahlak ve fizik olarak geçse de Stoa felsefesinin kurucularından olan Epiktetos daha pratik ve akılda kalıcı olan üç disiplinden bahsediyor. Marcus ise Epiktetos ile tanışamamış olsa da onun arkada bıraktığı notlara hocası sayesinde ulaşıyor. Kendi günlüğünde de düzenli olarak Epiktetos’un notlarına kendi günlük hayatından farklı farklı örnekler vererek geri dönüyor.
1- Arzu Disiplini
Bu disiplini iki kelime ile özetleyecek olursak: amor fati. Nietzsche tarafında kullanıldığı için popülerlik kazanan ve sık sık bileklerde dövme olarak görebileceğimiz bu Latince ifade “kader sevgisi” anlamına geliyor. Diğer bir deyişle: Başımıza gelebilecek olayları kabullenmek, kabullenmekle kalmayıp o olayları sevebilmek.
Marcus’un başta bulunduğu yıllarda Roma sürekli komşu barbar toplulukların saldırısına uğramakla kalmıyor, savaş esnasında nüfusunun ve ordusunun büyük kısmını veba salgınından dolayı kaybediyor. Eğer Marcus o zorluklar içerisinde kontrolünde olmayan olayları bir engel değil, ona güç verecek fırsatlar olarak görmeseydi, belki de Roma İmparatorluğu çok daha kısa sürede yok olacaktı. Günlüğünün altıncı kitabını ise en yoğun savaş döneminde cephedeki çadırında yazdığı düşünülen Marcus, tam da bu sıralarda kendisine ufak bir hatırlatma yapıyor:
İçinde bulunduğun koşulları sahiplen, yazgının sana layık gördüğü, aralarında yaşadığın insanları sev, ama gerçek anlamda sev!
Eminim politika sahnesinde düzenli olarak insanların egolarıyla mücadele etmek, tartışmalarda kazanmaya değil doğruya ulaşmaya odaklanmak Marcus için hiç kolay olmamıştır. İnsan sonuçta günlüğüne o gün ne kadar da çok nefes alıp verdiğini, gözlerini kırptığını yazmıyor. Eğer içinde bulunduğu koşulları ve beraber olduğu insanları sürekli sevseydi, kendisine günlüğünde hatırlatma ihtiyacı hissetmezdi. Psikolojik araştırmalar da bu disiplini destekliyor. Michigan Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre, kaderini sevmek ve başına gelen olayları kabullenebilmek, problemler karşısında gösterdiğimiz bunaltıcı negatif duyguları azaltarak daha pozitif hislere ve daha efektif problem çözümlerine yol açabiliyor.
2- Eylem Disiplini
Eylem disiplinini ise Marcus günlüğünde bir cümle ile kendisine ve bütün dünyaya hatırlatıyor:
Nasıl iyi bir insan olunacağı hakkında daha fazla konuşma, öyle biri ol.
İlla elin Romalısının iki bin yıl önce söylediği söze kulak vermemize de gerek yok tabii ki. Biraz daha günümüze ve kendi kültürümüze yaklaşalım, on dokuzuncu yüz yıl Tanzimat Dönemi’nde duralım. Jön Türklerden Ziya Paşa da güzelce özetliyor konuyu beytinde:
Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz. Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.
Ziya Paşa burada iğneleme yaparak kişinin zekasının yaptığı işten belli olacağını söylüyor ama bunu iyi insan olmaya da uyarlayabiliriz. Bir insanın zekasına da iyiliğine de laflarından karar veremeyiz. Bu iyiliğin felsefesini yapmayı hobi edinen Marcus bile kendisine gerçek değerin lafta değil işte olduğunu hatırlatması gerekiyor. Hatta kendisine dönem dönem kitapların dünyasından çıkıp öğrendiklerini gerçek hayatta da uygulaması gerektiğini kendisine hatırlatıyor günlüğünde.
Peki burada bahsedilen iyi bir insan olmak ne demek? İyiliğin Stoa felsefesinde birçok karşılığı olsa da en temelinde dört erdem var:
Bilgelik: Doğru kararlar alabilme yeteneği, Sokrates’in de katılacağı gibi nerede neyi bildiğini ve nerede neyi bilmediğini ayırt edebilmek.
Adalet: Çok da açıklamaya ihtiyaç duyulmayan bir madde, başkalarına karşı dürüst ve adil olmak.
Cesaret: İstenmeyen sonuçlarla yüzleşmeyi gerektirse dahi, zorluklara rağmen güçlü olabilmek, doğru olanı yapabilmek.
Ölçülülük: Başka bir ifade ile itidalli olmak, davranışlarda ölçülü olmak, aşırılıktan kaçınmak.
Tabii ki bu dördü temel erdem olarak geçse de bu disiplin insanın insan için çalışmasını ve insan için var olması gerektiğini de söyler. Birbirimiz ile harmoni içerisinde yaşamayı da iyiliğin bir parçası görür, aynı kovanın içerisindeki arılar ya da çalışkan karıncalar gibi. Gel gelelim özellikle işin içerisine insanlar dahil olunca, kontrolümüzde olmayan bir sürü olayla karşılaşıyoruz. Durum ne olursa olsun, bu disiplin insanın kendi kontrolünde olan davranışlarını bu dört temel erdem sınırlarında yapması gerektiğini söylüyor.
Bilimsel araştırmalara gelirsem, bilgelik, adalet, cesaret ve ölçülülüğü doğrudan bilimsel terimlere döküp bunun araştırmasını yapmak zor. Çünkü bunların tanımı durumdan duruma ve insandan insana çok değişiyor. Bir de bu tarz erdemler günlük hayatta sadece siyah beyaz durumlarda kendilerini göstermiyor. Misal cesaretten bahsediyoruz ama ne ölçüde cesaret? Ya da hangi oranda adaletli? Kime göre bilge? Gerçek hayatın karmaşası bu tarz kavramları biraz bulanıklaştırsa da bu erdemleri akılda kalıcı ve yol gösterici kutup yıldızları gibi düşünebiliriz. Zora düştüğümüzde en azından dimdik durabilen ve ışıldayan dört rehber olarak görebiliriz. Hatta bu dört erdeme bakarak kendimize ya da başkalarına saygı duyabilir, onları değer yargılarımız; diğer bir deyişle onları saygı parametrelerimiz yapabiliriz. Bence bu disiplin biraz daha sağduyu ile ilgili, Sokrates’in de önereceği üzere her insanın kendi hayatını ve iç dünyasını sorgulayarak kendisiyle yüzleşmesini gerektiren bir konu.
3- Rıza Disiplini
Bu disipline ise Stoa felsefesi ile modern bilişsel davranışçı terapi arasındaki köprü diyebiliriz. Bu disiplin, dış dünyadaki olayları değiştiremeyeceğimizi ama kendi bakış açımızı değiştirebileceğimizi vurguluyor. Eski Stoacılardan topal bir köle olan Epiktetos, bu konuyu özetleyen bir öğütte bulunuyor öğrencilerine:
Bizi rahatsız eden şeyler, olaylar değil, onlara dair yargılarımızdır.
En basitinden örnek verecek olursam, birisi egomuzu incitecek bir imada bulunduğunda (ya da biz öyle sandığımızda), önümüzde iki yol var: tepki vermek ya da vermemek. O insanın düşünceleri ve hisleri bizi alakadar etmeyebilir veya akşama kadar zihnimizde o insana haddini bildirdiğimiz onlarca düşünceler içinde boğulabiliriz. Önceki yazımda daha detaylı bahsettiğim üzere, hangi yolu seçeceğimiz bizim kontrolümüzdedir.
Bu yazının başını hatırlarsanız, Marcus da kendi ölümüne karşı bu ilke doğrultusunda metanetli bir yaklaşım sergileyerek zarafet ile bu dünyadan ayrılmayı tercih ediyor. Ölüme ekstra bir anlam yüklemiyor, sadece doğanın değiştirilemez bir parçası olarak onu kabul ediyor. Biraz daha genellersek, hiç istemediğimiz ya da çok istediğimiz olayları tecrübe ettiğimizde hızlıca bir yargıya varmak yerine önce o yargılarımızı uzun uzadıya düşünmemiz bizi yanlış tepkiler vermekten alıkoyabilir. Misal istenmeyen bir sonuç sonrası “Ben başarısızın tekiyim!” gibi yargılar bizde negatif hislere yol açıp kendimiz hakkındaki negatif inancı daha da sağlamlaştıracak olurken, bu yargıyı sorgulamak, onun nedenine inmek ve bu hatadan bir ders çıkartmak, bu yargıdan kurtulmamızı sağlayıp üzerimizdeki ölü toprağını atabilir. Marcus’un da söylediği gibi:
Her şey doğanın katlanabileceği ya da katlanamayacağı bir biçimde meydana gelebilir. Bu yüzden başına katlanabileceğin bir olay gelirse şikâyet etme ve doğana uygun olarak ona katlan. Doğan gereği katlanamayacağın bir olayla karşılaştığında da şikâyet etme, nasılsa bitip gidecek. Yine de her şeyin doğasına uygun olduğunu, bir şeye katlanmanın kendi yargınla ilişkili olduğunu, yapmakla yükümlü olduğunu ya da çıkarının bunu gerektirdiğini de aklına tut.
Bilimsel çalışmalara da baktığımızda Stoa felsefesinin doğurduğu bilişsel davranışçı terapi (BDT), yıllardır araştırmalar tarafından destekleniyor. BDT yavaş yavaş yeni terapi ekollerine bıraksa da hala birçok ruhsal problemlerde faydasını görebiliyoruz.
Stoa felsefesini içeren bir deneyde insanlara psikoterapi uygulamak yerine onlara Stoa felsefesi eğitimi veriyorlar. Yani doğrudan bu felsefeyi esas alarak bir araştırma yapıyorlar. Sonucunda ise özellikle anksiyete ve ruminasyon (dönüp dolaşıp aynı konu üstünde düşünme) konusunda hatırı sayılır pozitif sonuçlar alıyorlar. Yani bu felsefeyi ve öğretilerini pratik hayata geçirmeye çalışmak dahi bir fayda sağlayabilir.
Özetle…
Bu üç disiplinin özetini ise alkol/madde kullanım bozukluğu olan insanların katıldığı anonim toplantılarda söylenen o meşhur sükûnet duasında da görebiliriz:
Tanrım, değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmem için sükûnet, değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için cesaret ve aradaki farkı bilmem için bilgelik ver.
Bu konu ilginizi çektiyse, başlangıç okumaları olarak Engel Yolun Kendisidir ve Kendime Düşünceler kitaplarını önerebilirim. Konunun daha derinine inmek isterseniz bana mesaj atabilirsiniz, daha farklı kaynakları size gönderiyor olurum.
Saygılarımla,
Buğra


