Su Sızdıran Kova
Bir YouTuber’a gaipten gelen bilgelikler
Birkaç hafta önce dünyanın en büyük teknoloji kanallarından birisi olan Mrwhosetheboss’un kurucusu Arun Maini ile ruh sağlığına doğu ve batı senteziyle yaklaşan bir psikiyatristin (Alok Kanojia) yayınına denk geldim. Arun’un onayladığı üzere, kendisi kişisel gelişim kitapları okuyan ya da terapi alan birisi değil. İyi bir üniversiteyi onur derecesiyle ekonomi mezunu olarak bitirmiş ancak on dört yaşından beri en büyük odağı kurduğu YouTube kanalı olmuş, okumaya ve kişisel gelişime pek vakit harcamamış. Buna rağmen yirmi milyonun üzerinde aboneye sahip bir kanalın kurucusuna göre şaşırtıcı derecede huzurlu, mutlu ve sempatik bir enerjisi var.
Normalde tamamen senaryolar üzerinden kamera karşısına geçen Arun’un burada da bir rol yaptığı düşünülebilir ancak bu Arun’un katıldığı nadir canlı yayınlardan bir tanesiydi. Biraz daha videoyu izleyince Arun’un konuşurken sık sık stres olduğunu, o sırada doğru cevabı bulamama baskısından eksik ya da acelece cevaplar verdiğine de şahit oldum. Akabinde ise önyargılarımı biraz kenara bırakarak karşımdaki kişinin bir aktör değil, düşünceli ve samimi bir insan olduğuna inanarak izlemeye devam ettim.
Dr. K adıyla da bilinen Alok, konuşmanın ortalarına doğru Arun’un nasıl bu kadar sükûnet sahibi olduğunu merak ederek konuşmayı bu yöne doğru çevirdi. Bence bir noktada Dr. K. İle yayındaki ya da videoyu sonradan izleyen insanların fark ettiği üzere, Arun’un kendi kendine geliştirdiği bazı basit kurallar, çoğumuzun kaliteli kitaplardan ya da içeriklerden cımbızla çekebileceği kadar temel ama bir o kadar da etkili kurallardı.
İstese onlarca ev satın alabilecek bir maddi konumda olan Arun’un daha geçtiğimiz sene evlendiği için aile evinden kendi evine çıktığını da not düşmek isterim. İngiltere’de doğmuş olmasına rağmen Hint geleneğine sadık kalarak kanalını aile evinde büyütmüş. Haliyle de kendisi sadece İngiltere’nin kültürüyle — ya da bize göre daha bireyselci bir kültürle — değil, doğunun kolektivist kültürüyle de büyütülmüş birisi. Sanıyorum ki bu yüzden, bahsettiği bazı mentalitelerin batı kökenli insanlara dokunduğu kadar doğu kökenli insanlara da dokunduğunu düşündüm. Bu hafta ise benim Arun’dan cımbızla çektiğim ve psikoloji literatüründe karşılığını bulabildiğim bir kuralın, daha doğrusu bir hayat felsefesinin üzerinde durmak istiyorum: Sızdıran kova.
Nedir bu sızdıran kova?
Sızdıran kova metaforunun farklı disiplinlerde farklı anlamları var. Bilgisayar biliminde gelen bilgi trafiği fazla olduğunda dengeyi sağlamak için yazılımın adeta su sızdıran bir kova gibi fazla gelen bilgilerin kaybolmasına izin vermesi anlamına gelirken; ticari bağlamda bir şirketin yeni müşteri kazanırken mevcut müşterilerini elde tutamaması durumunu temsil ediyor bu farazi kova.
Esasen hayatımızda ise hepimizin aşina olduğu bir konu bu. Bazen — belki de çoğu zaman — hayatın kovamıza doldurduğu su fazla gelir. Bu su miktarının kovadan taşmamasının tek sebebiyse kovanın altında bazı deliklerin olmasıdır. Misal işimiz o kadar yoğundur ki aramak istediğimiz sevdiklerimizi istediğimiz sıklıkla arayamayız. Duygusal olarak zor bir dönemden geçiyoruzdur, o sırada anlık WhatsApp mesajlaşmaları bir anda asırlar süren mektuplaşmalara döner. Başka bir şehre ya da ülkeye taşınırız ve orada tutunmaya çalışırken kalan birçok ilişkimizi ya da sorumluluklarımızı ihmal ederiz. Her zaman negatif olmasına da gerek yok bu durumun. Tam her şey yolundadır, hayatımızı bir düzene oturtmuşuzdur derken, hop, yeni bir çocuk müjdesi… Hop, yeni bir iş fırsatı…
Bazen dost, bazen düşman: Yapılacaklar listesi
Arun’un durumunda ise çok yakın olduğu ailesinden ayrılmasıyla ve kanalının getirdiği fırsatların artmasıyla, sürekli işi ile sevdiklerinin arasında kalması kovasını doldurmuş. Hayatında ilk defa birisiyle eve çıkması, eşiyle kurmaya çalıştıkları hayatı ve gitmesi gereken düğünler derken kendisini herkesi hayal kırıklığına uğratırken bulmuş. Şaka değil, bir noktada iyi bir evlat olamamanın stresiyle günbegün mücadele ettiğinden, beklentileri karşılayamadığı için her kararının üzerine kırk defa düşündüğünden ve her hareketini kılı kırk yararak planladığından bahsediyor.
Belki Ferrari’sini satan bilge Arun’un durumuyla herkes empati kuramayabilir, lakin sonu gelmeyen yapılacaklar listesinin sonunu getirmeye çalışırken tükenmiş olması çoğumuzun anlayabileceği bir durum. Bu listede sadece okul ya da kariyerle ilgili maddeler olmak zorunda değil. Dilenmesi gereken özürler, edilmesi gereken teşekkürler, planlanması gereken cenazeler, ödenmesi gereken borçlar, itiraf edilmesi gereken hatalar ya da yüzleşilmesi gereken duygular derken bu yapılacaklar listesi bir anda kendisini yapılacaklar dağına dönüştürebilir; akabinde ise kronik bir kaygıya ya da huzursuzluğa mahal verebilir.
Sızan suların peşinden leğenle koşmak
Aslında kişisel gelişim literatüründe denk geldiğim bazı yazarlar bu konuyu daha robotik bir şekilde ele alıyor: Hayatının sorumluluğunu al, özürlerini dile, odanı ve zihnini derli toplu tut, aksiyon al, yapmak istediklerini geciktirme, disiplinli ol, erken kalk, erken yat, hayata karşı müteşekkir ol, şikâyet etme, başına gelen her negatif olaydan pozitif bir ders çıkar… Kolun mu koptu? Yenisi çıkar, sen iyimser ol...
Bütün bu tavsiyelerin gerçekten de işe yaradığı durumlar var. Kol konusunu dışarda bırakırsak kalan bakış açılarının hayatımızı daha iyiye götüreceği bir gerçek. Kronik tembelliğe sahip birisinin bir noktada hayatının sorumluluğunu eline alıp kan ve ter akıtması gerekebilir. Zamanında kalpleri kırmış bir insanın kendisini özgür bırakabilmesi için cesaretini toplayıp özürlerini dilemesi şart olabilir. Sevdiklerini ihmal etmiş olanlarımız ise bazı işlerinden fedakârlık edip önceliklerini gözden geçirebilir. Bir psikoloji araştırmasına da baktığımızda yapmamız gerektiğine inandığımız ve yarım kalmış görevlerin uyku kalitemizi bozduğunu, zihnimizde kapanmayı reddeden bir bilgisayar programı gibi inatçı bir şekilde yer işgal ettiğini görebiliyoruz. Akabinde ise kronik bir zihinsel yorgunluk, depresif ve kaygılı durumlar baş gösterebilir [1].
Lakin asla değiştiremeyeceğimiz, Arun’un ise hayat felsefesi haline getirdiği bir gerçek var: Hayat asla sızan sulardan bizi eksik bırakmıyor. Eğer o sızan suların peşinden gece gündüz demeden leğenle koşarsak dünyaya yaptıklarımızın penceresinden değil, yapamadıklarımızın penceresinden bakarız. Bir işi sakin bir ruh haliyle halledebilecekken her iş, bir sonraki işin gerçekleşmesi için aradan çıkması gereken bir işe dönüşür. Haliyle de bir noktada işimiz, hayatımız ya da öğrenciliğimiz sadece halledilmesi gereken işler bütününden ibaret olabilir.
O leğeni evin ücra bir köşesine geri fırlatmak
Dr. K ile Arun’un konuşmasına geri dönersek, Arun bu konu hakkında çoğu insanın kendi hayatıyla özdeşleştirebildiği bir felsefeden bahsetti: Kovanın her zaman bir miktar su sızdıracağını kabul etmek. Her sızan suyun peşinden koşmamak. Bazı açık uçlu problemlerin bir süre daha açık uçlu kalmasına izin vermek. Mutsuzken biraz mutsuz olmaya izin vermek, mutluyken de mutlu olmaya… Stres yaratan düşüncelerin tümünü düşman sahasına düşen bir asker gibi ortadan kaldırmaya çalışmak yerine bazı olumsuz durumların bir süre daha böyle kalacağını kabul etmek. Hatta bu durumların bir kısmının bizim kontrolümüzde olmadığını fark etmek ve sükûnetimizi bu durumları bilfiil çözmeye uğraşmamamıza rağmen koruyabilmek [2].
Arun ise işiyle ya da hayatıyla ilgili kararları; hangi yolu izlemek istediğini o yolun getireceği avantajları tartarak değil, o yolun getirdiği suların sızdıracağı delikleri seçerek aldığından bahsediyor. Yani sadece istediği olumlu sonuçlara odaklanmak yerine kaçınılmaz olan negatiflikleri de seçiyor.
Bu insanı mutlu ediyor mu derseniz, mutluluğun bir amaç olduğuna inanmıyorum. Her duygu gibi gelebilen ve gidebilen bir duygu mutluluk. Bilakis iç huzur böyle olmayabilir. Dr. K’ye göre de iç huzur, sorunların yokluğuyla gelen bir his değil; sorunların varlığıyla barışık olma halidir. Problemlerden topyekün arınmak yerine hangi problemleri yaşamaya değer bulduğumuzu seçmek, belki de dış dünyanın zorluklarına dayanıklı bir iç kale inşa etmenin ilk yoludur.
Saygılarımla,
Buğra
Kaynaklar & Dipnotlar
[1] Nature dergisinde yayınlanmış olan bu çalışmada tamamlayamadığımız niyetlerimizin hafızamızda daha fazla yer işgal ettiğini farklı makaleleri inceleyerek tartışıyorlar. Başka bir araştırma ise yarım kalan işlerin uyku düzenimizi bozduğunu, kronik sabah yorgunluğuna ittiğini ve tekrarlanan olumsuz düşünceye sebebiyet verdiğini görebilirsiniz. Bu araştırma da benzer değişkenleri ele almış. Tabii ki bu araştırmalar kitlelere hitap eden ve istatistiksel olarak geçerli olan araştırmalar. Bireysel seviyede incelediğimizde psikolojinin hemen her konusunda olduğu gibi çoğu genellemenin geçerli olmadığını, çevresel ve genetik faktörlere bağlı olarak kişiden kişiye çok değişebildiğini görebiliriz.
Psikoloji gibi sosyal bilimlerin istatistiksel yöntemlerinin bu kusurunu günümüzde büyük verilerle uğraşan makine öğrenimiyle kapatmaya daha yakınız. Psikoloji biliminin (ve istatistiksel metotların) kusurlarından ayrı bir yazıda bahsetmek istesem de biraz niş bir konu olacağı için şimdilik bu fikri rafa kaldırdım. İlginizi çekerse bu gönderiye e-posta ya da yorum aracılığıyla dönüşte bulunabilirsiniz, ileride bunu da seve seve işliyor olurum, keza tam da bu alanda çalışıyorum.
[2] Kontrol edilemeyen durumlarda kabullenmenin aktif ve yararlı bir başa çıkma mekanizması olabileceğini gösteren bir çalışmaya linke tıklayarak ulaşabilirsiniz. Daha da genel çerçevede bilinçli farkındalık — “mindfulness” — müdahelelerinin de kabul içerdiğini ve olumlu sonuçlar verebileceğini bu meta analiz de detaylı inceliyor.
İlginizi Çekebilecek Diğer Yazılar
Dijital Yaşamda Dijital Huzuru Bulmak - V
Yapsam mı, yapmasam mı? Hangisi doğru karar?
Kitap Okumanın Psikolojisi - III
Pişmanlığın Psikolojisi Üzerine


Okurken gerçekten sanki kendi düşüncelerimin kelimelere dökülmüş hali gibi hissettim.Teşekkürler bu his için🫂