Yapay Zeka ve Karakter Gelişimi Üzerine
Yapay zekadan çıkartabileceğimiz bazı dersler...
Kişisel gelişim kitaplarının en büyük problemi…
Her hafta olduğu gibi, geçtiğimiz cuma da Leiden’da sevdiğim bir arkadaşımla haftalık yürüyüşümüzdeydik. Konu bir şekilde kişisel gelişim kitaplarına geldi. Zaten çocukluğumdan beri kişisel gelişim kitaplarını hazzetmiyorum, ben de başladım eleştirmeye. Ana eleştirim ise şuydu: çoğu kişisel gelişim kitabı bilimsel temellere dayanmıyor; dayandığı durumlarda da o fikirleri hakkıyla karşı tarafa geçiremiyor. Çoğu yazar farklı ve güzel konulara değiniyor değinmesine ama her konunun şöyle yanağından bir makas alıp diğer konuya geçiyor. Kitabın notlar kısmına baktığımda da ya bir referans göremiyorum ya da gördüklerim bilime dayalı olmuyor. Arkadaşım ise benim 12 dakikalık eleştiri monoloğuma şöyle bir yanıt verdi: “E ama o kitapların da amacı bu değil mi?” Evet. Haklı olabilir. Evet. Bir kişisel gelişim kitabının amacı nihayetinde Mars’a gidecek astronotu göreve hazırlamak değil. Belki de iyi yazılmış bir kişisel gelişim kitabının işlevi bir başlangıç görevi görmesidir. Belki de bize, bu dünyadan göçmüş insanların paylaşma nezaketinde bulunduğu ya da tarihin ortaya çıkardığı hayat derslerini ve fikirleri sunmasıdır.
Gel gelelim geçtiğimiz sene okuduğum kitapların dokuzu kişisel gelişimle ilgiliydi. Okuduklarımı özellikle bir psikoloji öğrencisi olarak yorumlamaya çalıştım. “Ben daha iyisini bilirim” egosunu da bazen bir kenara usulca koymayı başardıktan sonra bu kitaplardan kayda değer dersler çıkardım. Stoa felsefesinde de geçen bir tavsiye aslında bu: “Bilgeliğin nereden geldiğine bakmayacaksın. Karşındaki insan, senin bilmediğin bir şeyleri biliyor olabilir. O insanı sevsek de sevmesek de; o insana saygı duysak da duymasak da…” Kitap yazarları da bir bakıma karşımızdaki insan gibidir. Okumamız, aslında onlarla aramızda olan bir sohbet gibidir. Bazen fikirlerine katılırız, bazen katılmayız ama işimize yarayan bir şey yakaladığımızda da o fikir zihnimize bir fidan gibi ekilir.
Nitekim bazen hayat dersleri sadece karşıdaki insandan değil, bir yapay zekâdan da gelebilir. Karakter gelişimi derken büyümekte olan bir çocuğun ruhsal gelişiminden bahsetmiyorum. Yaşımız ya da statümüz ne olursa olsun, her zaman geliştirilecek, en azından düzeltilecek bazı huylarımız var: Belki çocuğumuzla olan iletişim kopukluğumuz, belki yıllardır affedemediğimiz ailemiz, belki de bir türlü geride bırakamadığımız korkularımız… Hiçbir yaş veya hiçbir durum “Ben zaten doğrusunu biliyorum.” demek için bahane değil. Hatta bazılarına göre bu tarz bir ego düşmanımız dahi olabilir. Bu yazımda da asıl amacım, yapay zekâların öğrenmesinden ders çıkartarak, aslında hiçbir şeyi bilemeyeceğimizi kabullenip aşmak istediğimiz bazı engelleri aşmaya nasıl başlayabileceğimize dair bir fikir sunmak. Şimdi kısaca ChatGPT gibi popüler yapay zekâların çoğunun temelinde olan öğrenme metodunu tanımlamak istiyorum.
Yapay zekâlar nasıl öğrenir?
İlk olarak yapay zekâya öğrenmesi gereken konseptleri doğru örnekleri ile biz veriyoruz. Mesela bir yapay zekâmız olduğunu hayal edelim. Amacı ise ona verilen fotoğraftaki kişinin ruh halini bize söylemesi olsun. En başta bu yapay zekâya bir sürü doğru örnek veriyoruz. Aynı bulduğu her nesneye “ta ta” diyen bir bebeği sürekli “Hayır, o oyuncak!”, “Hayır canım o termos!” diyerek düzelttiğimiz gibi. Yapay zekâya da binlerce fotoğraf veriyoruz. Verdiğimiz her fotoğrafı da o insanın gerçek ruh hali ile etiketliyoruz. Örneğin: “Fotoğraf 1 - Mutlu”, “Fotoğraf 2 - Kızgın”, “Fotoğraf 3 - Endişeli” gibi gibi. Bir yandan da etiketsiz fotoğraflar veriyoruz ki onlarla pratik yapabilsin ve kendini geliştirebilsin.
Nesnelere sürekli yanlış seslenerek hata yapıp düzeltildikçe öğrenen bebekler gibi, yapay zekâ da sürekli hata yaparak öğreniyor. Her adımında ise hatasını hesaplıyor ve bir sonraki tahminini daha gerçeğe daha yakın yapmak üzere bir adım daha atıyor. Bu adımlara ise öğrenme adımları diyoruz. Her insan gibi, en başta ne olduğunu bilmeden bir amaca doğru rastgele ve büyük bir adım atarak başlaması gerekiyor. Yeni bir yola çıkarken hepimiz böyleyiz aslında: ne yaptığımızı bilmiyoruz. Elimizde olan veriler doğrultusunda en doğru olacağını düşündüğümüz bir yöne doğru rastgele bir adım atarak başlamaktan başka da çaremiz yok. Bütün çevresi doktorlarla çevrili bir lise öğrencisi dahi, üniversite tercihlerine tıp bölümünü yazdığı sırada ne yaptığından da ne olacağından da bihaberdir. Gelecekteki eğitiminin ve tecrübelerinin onu nereye götüreceğini bilemez. Sadece ailesinden, çevresinden ve iç dünyasından gördüğü kadarıyla doktor olmak istediğini bilebilir.
Aşağıdaki figüre bakacak olursanız, yapay zekânın geniş başlayan öğrenme adımları git gide daralıyor. Her öğrenme adımında önce etiketi olmayan fotoğraflardaki insanların ruh haliyle ilgili bir tahmin yürütüyor, sonra doğrusunu bildiği örneklere bakarak hata oranını ölçüyor. Hatasının büyüklüğüne göre kendisine bir çeki düzen veriyor ve bir adım daha atıyor. En başta yüz fotoğrafın doksan ikisini yanlış yorumlarken, git gide bu hata oranı azalmaya başlıyor. Bu sırada da ince detayları öğrenmeye başlıyor. Misal önceden sadece fotoğraftaki insanın genel yüz hatlarına bakarak o insanın ruh halini tahmin etmeye çalışırken, artık fotoğraftaki insanın mutlu olduğunu gözlerinin yanındaki kasların doğal kasılmasından anlayabiliyor. Haliyle her adımda kendinden daha emin olup, adımlarını daraltıyor çünkü minimum noktasına yaklaşmak üzere ve o noktayı büyük adım atarak kaçırmak istemiyor. Bebeklere geri dönersek, onlar da her “ta ta”’ nın oyuncak olmadığını anlayarak başlayıp bir noktada nesnelerin detaylarından ne olduğunu öğreniyorlar.
En nihayetinde yapay zekâmızın gelmek istediği nokta ise bu figürdeki vadinin en dip noktası. Oraya “geçici” minimum noktası diyoruz. Orası hatanın minimum olduğu yer. Yapay zekâmıza verdiğimiz yüz insan fotoğrafının doksan sekizinin ruh halini doğru tahmin ettiği bölge. Burada yapay zekâ mutluysa kalıyor, eğer mutsuz ise bu vadinin yokuşunu tekrar hatalar yaparak tırmanıp daha derin olma ihtimali olan başka vadilere bakıyor. Bu minimum noktasının tam olarak nerede olacağına ve yapay zekanın öğrenmesini nerede durduracağına ise mühendisler karar veriyor. Kanser tanısı koyan bir yapay zekânın yüzde altmış beş oranla doğru tanı koyması demek; her yüz insanın otuz beşine yanlış tanı koyması demek. Bunu istemeyiz çünkü insan hayatı söz konusu olduğunda başarı eşiğimizin daha yüksek olması gerekir. Gel gelelim konu finansal bir tahmine geldiğinde, bir yapay zekânın en başarılı finans analistinden sadece yüzde on daha fazla doğrulukla geleceği tahmin etmesi o şirkete milyonlar kazandırabilir. Bir noktada tabii ki daha derin dip noktası olan vadiler tükenmez. Açgözlülüğün veya sağlam temeli olmayan hırsın yaratacağı sonsuz vadilerde kaybolmadığımız müddetçe, biz insanlar olarak neden bu yapay zekanın yüksek başarı çıtasını kendi karakter gelişimimizde uyarlamayalım?
Karakter gelişimine gelirsek…
Artık teknik konuları açıklamayı bırakıyorum, söz. Burada üstüne basmak istediğim bir konu var: İlk adımın ne kadar büyük olduğuna bir bakın figürde. Bebeklerin ve yapay zekâların birbirine benzediğini anlattım ama, biz yetişkinler bu yapay zekâlara bebekler kadar benziyor muyuz? Biz o ilk büyük, rastgele ve korkutucu adımı atabiliyor muyuz? Bebekler en nihayetinde şakır şakır konuşuyorlar, şanslıysanız da erken konuşmayı öğrenen minik bir laf ebesine dönüşüp sizi güldürdükleri kadar delirtebiliyorlar. Maalesef bu tatlı minik laf ebeleri büyüdükçe bu saf öğrenme ruhunu kaybedebiliyorlar. Hayat koşulları, sosyoekonomik şartları, toplum baskısı, aile baskısı vs. derken o saf öğrenme arzusuna sahip çocuk zamanla sessiz kalmayı öğreniyor.
Bence (ben de dahil olmak üzere) birçok insan o büyük adımları atmaya korkarak hayatlarını geçiriyor. Yol bu kadar sisliyken, kafamıza taktığımız baret lambasının ışığı sadece önümüzü gösteriyor. Attığımız her adım bize arzuladığımız sonuca ulaşma garantisi vermiyor ama yolun daha fazla ilerlemeye değer olup olmadığın; başka alternatif yolların da olup olmadığını gösterme garantisi veriyor. Altmış iki yaşında üniversiteye başlamak isteyen bir insan alay edilmekten korkabiliyor. Belki üniversiteye başladığında arzuladığı şeyin bir diploma değil çalışmak olduğunu fark edip bir işe girecek ya da iş kuracak. Aynı yapay zekânın her adımda dönüp bir aynaya bakıp “ben ne yapıyorum, ne durumdayım?” diye sorması gibi, o insan da o üniversiteye başlar başlamaz durumunu anlayıp onu daha da tatmin edecek bir yola baş koyacak. Bilemeyiz. Belki de diploma onun için biçilmiş kaftan. Sevdiğim bir blog yazarından çalıyorum: Yazdıklarını paylaşmaya korkan ve yazar olmak isteyen bir insan ise belki de o ilk adımı attığında — yazmaya başladığında— paylaşım yapacağı web sitesini oluştururken, kodlamanın yazmaktan çok daha fazla keyif verdiğini fark edecek. Belki genel konular hakkında yazarken tarihe daha çok meyilli olduğunu fark edip bir tarih kitabı yazacak. Yapabileceğimiz tek şey o adımı atmak, atmaya devam etmek ve arada molalar verip bulunduğumuz durumu biraz sorgulamak. Yoksa vadiden aşağı yuvarlanıp hayatımızı sürekli başımıza gelenlere tepki silsilesine dönüştürebiliriz. Soru ise şuna dönüşüyor: Hayatta amacımız her şeye tepki vererek mi ilerlemek, yoksa biraz mola verip düşündükten sonra kendi etkimizi mi yaratmak?
Psikoanalitiğin kurucularından Carl Jung, bu durumu otobiyografisinde “tavaf etmek” olarak tanımlıyor. Ona göre her insan, merkezinde gerçek kişiliğinin olduğu dairesel bir labirentin içinde döner durur. Bu labirentte hareket ettikçe de insan kendi merkezine doğru yaklaşır, labirent git gide daralmaya başlar. Aynı yapay zekânın deneme yanılmayla vadiden aşağı yavaş yavaş inmesi gibi, insanlar da dairesel bir labirentin içerisinde merkezlerine doğru ilerlerler Jung’a göre. Bazen labirentin içinde kayboluruz, bazen ilerlemeye korkarız ama hareket ettikçe ruhsal olarak gelişir, gerçek benliğimize ve iç huzura daha da yaklaşırız. Bu ruhsal gelişim ise lineer —yani düzenli— olmaz diyor Jung: sürekli ileriye doğru dimdik ilerleyip gelişemeyiz; inişler ve çıkışlar kaçınılmazdır.
Eğer hareket etmenin kendisi elimizde olan tek seçenek ise, neden o korkutucu ilk adımı atamıyoruz? Bebekler ve yapay zekâlar gibi biz neden cesurca o ilk adımları atamıyoruz? Yardıma ihtiyacımız olduğunu bildiğimiz halde neden yardım istemiyoruz? Yıllar önce yaptığımız bir hatanın suçluluğun ağırlığı omzumuzu ve sırtımızı yıllardır yıprattığı halde bunu çözmek için neden bir hamle yapamıyoruz? O iptal ettiğimiz terapisti tekrar neden aramıyoruz? Çünkü korkuyoruz. Bilinmeyenin korkusu. Güvenli alanımızdan çıkacak olmanın korkusu. Aşina olunanın zararı, bilinmeyenin verebileceği yararın önüne geçiyor. Bu korku o kadar bize özgü ki, bilhassa korkularını yenen kahramanların hikayeleri tarihin başından beri var. İnsanlık ile aynı yaşa sahip, belki de bilinen en ilk hikâye dahi ejderhayla karşılaşan kahramanı ele alır. Farklı temalarla alınmış, Gılgamış Destanı’nda dahi kırıntılarını görebildiğimiz bu tarz kahraman hikayelerinde, herkesi korkutan bir dev ya da ejderha misali bir canavar vardır. Bu canavar genelde birisini kaçırır ya da mağara girişinde bir hazineyi korur. Yıllarca halka eziyet ettikten sonra, korkmasına rağmen riskleri cesurca göze alıp onunla savaşmaya cüret eden bir kahraman tarafından da öldürülür. Bu cesur şövalyenin belirsizliklerle ve çilelerle geçen yolculuğunu tarih boyunca farklı dini metinlerde veya ayaklanmalarda görebiliyoruz.
Peki bu konuda ne yapabiliriz? Yazımın en başında konuştuğum konuya dönersek, kişisel gelişim ya da genel kitleye hitap eden ve iyi yazılmış kitaplar bize bir başlangıç olabilir. Durumumuz el veriyorsa profesyonel bir yardım istemek bir başlangıç olabilir. Hatta güvendiğimiz bir dostumuzla yapacağımız dürüst bir sohbet, o sorunun varlığını kabul etmemize yardımcı olabilir. Burada önemli olan nokta, hareketi bırakmamak. Hata olacaksa da olmayacaksa da bazen o ilk adımı atmak kalan adımları çok daha kolaylaştırır. Kişisel gelişim kitapları ise doğrudan konuların derinliklerine inmez ama farklı farklı perspektifler sunarak bize bir giriş dersi verebilir. Burada bence dikkat edilmesi gereken durum, bu perspektiflerin bilime dayalı olması. Güncel psikolojik araştırmalarla da tutarlı olduğunu bildiğim bazı güzel yazılmış kitapları önermek istiyorum. Belki de kitaplardan birisinin bir sayfasındaki bir cümle; varlığına kolumuzdaki ben kadar alıştığımız bazı sorunları çözmemize vesile olur.
Son olarak, benim büyük bir kararlar vermemi kolaylaştıran bir bakış açısı ile bitirmek istiyorum yazımı. Sevdiğim bir psikoloğa nasıl sorunlarıyla yüzleştiğini sorduklarında önce sorunlarıyla yüzleşmekten çok korktuğundan bahsediyor. Sonrasında ise sorunlarıyla yüzleşmediği durumlarda o sorunların gitgide büyüyerek bir çığa dönüştüğü gelecekten daha çok korktuğunu dile getiriyor. İki türlü de korkacağını bildiği için, korkuları arasında bir seçim yaparak şimdiki bir korkusunu gelecekteki bin musibetine tercih ediyor.
Kitap Önerileri
Eğer listedeki bazı kitaplar stokta yoksa bu e-postaya cevap vererek bana ulaşabilirsiniz. Genelde çok sevdiğim bir kitap olursa birkaç tane sipariş ediyorum dağıtmak için. Bulamadığınız kitabın fazlası bende varsa size de gönderiyor olurum.
— Telefon ve sosyal medya bağımlılığını bırakmak üzerine: Dijital Minimalizm
— Korkuları yenmek üzerine: İktidarın 50. Yasası
— Engelleri aşmak üzere: Engel Yolun Kendisidir
— Disiplini sağlamak ve kötü alışkanlıklardan kurtulmak üzerine: Atomik Alışkanlıklar
— Hayatımızın amacını bulmak üzerine: İnsanın Anlam Arayışı
— Pişmanlıklarımız üzerine bir roman: Gece Yarısı Kütüphanesi
— Hayata karşı dik bir duruş için: Kendime Düşünceler
— Egomuz ile yaşamayı öğrenmek üzerine: Ego Düşmanındır
— Yeni bir mesleğe başlamak, ya da mevcut mesleğimizde ilerlemek üzerine: Ustalık
— İş hayatında ya da çevremizdeki toksik durumların farkına varmak üzerine: İktidarın 50 Yasası
— Kendine hâkim olma, sabır ve bilgelik üzerine: Stoacının Günlüğü
— İyi bir yaşam sürmek için sezgilere aykırı bir yaklaşım üzerine: Ustalık Gerektiren Kafayı Takmama Sanatı
— Liderlik ve iletişim üzerine: Dost Kazanma ve İnsanları Etkileme Sanatı
Saygılarımla,
Buğra


