Yapsam mı, yapmasam mı? Hangisi doğru karar?
Doğru yol varsayımı, homo economicus (iktisadi insan), kararsızlıklar
Çocukluğumdan beri bu yazının başlığındaki soruları kendime belki binlerce, belki on binlerce kez sormuşumdur. “Bugün ne giysem?”, “Hangi bölümü okumalıyım?”, “Hangi işte çalışmalıyım?”, “Doğru bir karar mı veriyorum?”… Hayatımdan geçen insanlara baktığımda ise bazılarının çekinmeden cesur kararlar verebildiğini, bazılarının ise samanlıkta iğne arar gibi doğru kararı aradığını gördüm. Bu yazımda psikolojik süreçleri detaylıca ele almak yerine günlük hayatta yaşadığımız ve hayati önem içermeyen kararsızlıklar konusunda üstümüzdeki yükü bir nebze olsun hafifletebilecek kısa bir bakış açısı sunmak istiyorum.
Öncelikle, vereceğimiz karar ne olursa olsun, her haddinden uzun süren kararsızlığın altında bir varsayım yatar: Doğru bir kararın olduğu varsayımı. Bu varsayım, karar vereceğimiz durumun karmaşıklığı ile ters orantılı olarak doğrudur aslında. Şöyle ki, karar vereceğimiz durumun karmaşıklığı ne kadar az ise seçeneklerimiz de bir o kadar az, doğru bir kararın olma ihtimali de o kadar yüksektir. Örneğin, bir arkadaşımız bize yasaklı bir madde teklif ettiği ya da alkollüyken araba kullanıp kullanmamayı tarttığımız anlar çok da karmaşık değildir — her ne kadar bu durumlar yazıldığı kadar basit olmasa da. Böyle karmaşık olmayan durumlarda elimizin altındaki “Alkollü araba sürülmez.”, “Birisine ya da kendime zarar vermek istemiyorum.” vb. temel kurallar, duygular ya da ahlaki ilkeler hızlıca devreye girebilir ve bizi kararsızlık silsilelerinden çıkartabilir. En azından kendimize yanlış gelen bir yolu seçtiysek bile, seçtiğimiz bu yolun doğru olduğuna tamamen inanmayız.
Bilakis bu karar vermemiz gereken durumlar meslek ya da partner seçimi gibi bilinmeyeni çok olan komplike durumlara dönüştükçe doğru kararı bulma ihtimali de bir o kadar düşer. Hatta bu “Doğru karar vardır.” varsayımı, bizi önümüzde ilerleyebileceğimiz birçok yol varken bu yollardan yanlış olanını seçtiğimizde geri dönüşü olmayan ve olumsuzluklarla dolu bir kaderi kendi ellerimizle seçtiğimize inanmaya itebilir. Sanki o an doğru olan yolu seçemezsek ileride çok pişman olacağız ve talih kuşu bizi ebediyen unutacak gibi gelir. Bu pişmanlık korkusu bazen o denli büyüktür ki en geri dönülebilir kararları bile gözümüzde büyütmemize sebep olur. Neden bu kadar korkuyoruz peki? Çünkü elimizde halihazırda kanıtlarımız var: Daha önce pişman olduğumuz ve geri almayı dilediğimiz, iç dünyamızda sağanaklar yaratan kara bulutlara dönüşmüş onlarca karar.
Peki biz insanlar olarak “Hangi üniversite bölümünü seçmeliyim?” gibi karmaşık soruları tek seferde çözüp doğru kararları verebilecek kapasitede miyiz? İktisat bilimine baktığımızda eskiden bu sorunun cevabı “Evet.” idi. Klasik ve neo-klasik iktisadın temelinde insanların Homo Economicus — yani ekonomik insan — olduğu varsayımı yatardı. Bu varsayıma göre insanlar herhangi bir kararı verirken tamamen rasyonel düşünür, elindeki bilgiyi en iyi şekilde işler ve doğru kararları (bencil bir şekilde) adeta bir robot gibi verebilirdi. Mesela A seçeneği B seçeneğinden daha kârlı ise, insanların doğal olarak A seçeneğini seçeceğini düşünürlerdi. O dönemin ekonomistleri ise insanları bu bakış açısıyla değerlendirir ve neden rasyonel karar vermediklerini teorik bir düzleme oturtamazlar, kafalarını kalemleriyle kaşıyıp dururlardı.
Uzun bir zaman boyunca ekonomiye şekil veren bu bakış açısını ise ekonomist ve sosyal bilimci olan Herbert Simon, yetmişli yıllarda “Sınırlı Rasyonalite” kavramı ile Nobel Ekonomi Ödülü’nü kazanarak sarstı [1]. Bu bakış açısına göre biz insanlar sınırlı bir bilgi işleme kapasitesine sahip olduğumuz için tam rasyonel kararlar veremez, haliyle kendimize maksimum fayda sağlayan o nihai “doğru kararı” bulamayız. Bu durumda ancak yeterince iyi olan kararlardan birisini seçeriz; diğer bir deyişle iyi bir kararla yetiniriz. Altını çizerim; burada tek bir iyi karar değil birçok iyi karar var. Yani kararsız kaldığımızda tüm isteklerimizi ve ihtiyaçlarımızı karşılayan, bizi asla pişmanlığa uğratmayacak o nihai karar varsa bile onu bulma kapasitesine sahip bir zihnimiz yok. Hadi diyelim böyle bir karar var ve onu bulduk. Doğru zamanda, doğru yerde ve doğru efor ile en iyi kararı verdik. Birincisi, bu kararın doğru karar olduğundan ne kadar emin olabiliriz? Sonuçta tüm olası kararları ve sonuçlarını görebildiğimiz bir yapay zekâ henüz yok (!)
İkincisi, şu anda mükemmel gözüken bu kararın birkaç ay ya da yıl sonra yanlış bir karar olmayacağı ve çok daha kötü sonuçlara götürmeyeceği ne malum? Ya da bugün vermesi zor gelen bir kararın yarın daha çok kapıları açacağı, bir sonraki gün ise açtığı kadar kapıyı yüzümüze kapatmayacağı? Aslında bu bakış açısından bakarsak bir kararın doğruluğu retrospektiftir — yani geçmişe bakılarak anlaşılabilir. Geçmişe bakılarak anlaşılması için ise tanım gereği gelecekte olmamız gerekir. Haliyle de bir kararın doğruluğunu, özellikle de çok sayıda değişken içeriyorsa, o anda zihnimizin kavrayabilmesi pek mümkün değildir. Dahası bu kararın doğruluğu geleceğin hangi noktasından baktığımıza göre de değişir. Milattan önce ikinci yüz yılda yazılmış olan (ve günümüzde belki de klişeleşmiş olan) bu hikâye bu durumu benden daha iyi özetliyor [2]:
… Sınırda doğru bir adam yaşarmış. Bir gün, hiçbir sebep yokken, atı barbar topraklarına kaçmış. Köylüler adama acımış. Ama babası şöyle demiş: “Kim bilir, belki bu sana iyilik getirir.”
Birkaç ay sonra, at geri dönmüş; yanında soylu barbar atlarıyla birlikte. Herkes adamı kutlamış. Ama babası yine demiş: “Kim bilir, belki bu sana kötülük getirir.”
Artık evlerinde birçok at varmış. Oğul sevinçle binmeye başlamış. Bir gün düşmüş ve bacağını kırmış. Herkes ona acımış. Ama babası demiş: “Kim bilir, belki bu sana iyilik getirir.”
Bir yıl sonra, barbarlar sınırı aşarak saldırmış. Yetişkin erkekler silahlanıp savaşa gitmiş. Sınır köylülerinin onda dokuzu ölmüş. Ama bacağı kırık olan oğul savaşa alınmadığından kurtulmuş. Böylece baba ve oğul hayatta kalmış.
Demek ki: Kötü talih iyi talihi getirir, iyi talih de kötü talihi. Bu böyle sürüp gider ve kimse önceden kestiremez.
Sonuçta her kararın artıları ve eksileri vardır. Kimimiz belirsizliğe tahammül edemediği için, kimimiz mükemmeliyetçilikten, kimimiz ise alacağımız kararın kısa dönemde getireceği rahatsızlıklardan korktuğu için bazı kararları alırken zorlanıyoruz. Bazen de geçmişteki pişmanlıklarımız yakamıza yapışıyor ve her karar bizim için hayati bir önem taşır hale geliyor. Ancak istesek bile nihai bir doğru karara ulaşamayacağımız ve yapabileceğimiz en iyi şeyin “yeteri” kadar doğru kararlar arasından birisini seçmek olduğunu bilmek belki de üstümüzdeki yükü biraz azaltır.
Hatta şu an bu yazıyı yazarken dahi bu konu hakkındaki bilgimin ve fikirlerimin değişeceğini, muhtemelen geriye dönüp baktığımda kendime sinir olacağımı biliyorum. Aynı altı yıl önce bazı davranışlarıma ve kararlarıma baktığımda kendimi eleştirdiğimdeki gibi. Nitekim geçmişimizdeki bu insan bu hataları yapmasaydı, cahil cesareti ile büyük adımlar atmasaydı ya da korkup bazı adımları atmaktan kaçmasaydı, şu an geriye dönüp bakan bir olgun versiyonumuz da olmayacaktı. Aslında bu cümlem de paradoksal olarak yanlış çünkü o bize musallat olmuş hatalarımız olmasaydı, bambaşka hatalarımız bizi bambaşka şekilde musallat edecekti. Çünkü verdiğimiz her karar, başka kararları vermiş olduğumuz alternatif hayatlarımızdan fedakârlık etmek demek. Fedakârlık etmek ise büyümek, akabinde gelişmek ve geçmiş halimize sinirlenebilmek demek.
Peki biz kimiz ki şu an doğru kararı verdiğimizi düşünüyoruz? Bundan beş sene sonra geriye dönüp baktığımızda yine kendimize sinirlenmeyecek miyiz? On sene geriye gidip kendimizle konuşabilseydik, o insan bizi ne kadar dinlerdi ki? Hadi dinledi diyelim, ne kadar süre benzer bir hata yapmamaktan kendini alıkoyabilirdi? Belki de geçmişimizdeki o hataları yapan insan düşmanımız değil, bize bir şeyleri öğretmeye çalışan bir dostumuzdur. İyisiyle de kötüsüyle de.
Saygılarımla,
Buğra
Kaynaklar & Dipnotlar
[1] Simon’un da maruz kaldığı eleştiriler olmadı değil. Aslında bu konunun kökleri Von Neumann, Oskar Morgenstern ve Daniel Bernoulli’ye kadar uzanıyor. Dahası Kahneman-Tversky ikilisi gibi bazı bilim insanları deneysel çalışmalarla bu klasik ekonomi modelinin insan psikolojisini yansıtmadığını kanıtladılar. Özellikle Beklenti Teorisi, insanların, kazançlara nazaran kayıplara karşı daha duyarlı olduklarını ve bir kararın bize sunuluş şeklinin vereceğimiz kararı çarpıtabileceğini göstererek bazı eski ekonomik varsayımları sarstı. Yazının özünden çıkmamak amacı ile burada tüm tarihçeye değinmek istemedim. Beklenti Teorisini incelemek isterseniz Türkçe yazılmış olan bu makaleye bakabilirsiniz.
[2] “Yaşlı Adam Atını Kaybetti (Ama Sonunda Her Şey İyi Oldu)” vb. başlıklarla bilinen bu meşhur Çin meseli, Huinanzi adlı eserin “İnsanlık Üzerine Öğütler” bölümünde yer alır. Maalesef bu eserin Türkçe çevirisini bulamadım.
İlginizi Çekebilecek Diğer Yazılar
Dijital Yaşamda Dijital Huzuru Bulmak - V
Zaman yönetimi (ve kaygısı) üzerine
İyiye gitmek mi, kötüden kaçmak mı?

