Yetişkin diye bir şey yoktur
Aydınlıklar ve gölgeler vardır.
Steve Jobs? Pankreas kanseri tedavisini 9 ay erteleyip havuç suyu diyeti ile akupunkturu denedi. Mozart? Kazandığından daha çok harcadı, borç dağları içinde sefilce yaşadı ve arkadaşlarından mektup ile düzenli olarak para dilendi. Friedrich Nietzsche? Bekaretini bir genelevde kaybetti, üstüne frengi kaptı. Yaşarken kitaplarından yalnızca 300 adet satıldığını görebildi. Martin Luther King? 40’tan fazla kadınla evlilik dışı ilişkisi vardı. Son gecesini iki kadınla geçirdi ve bir diğerine fiziksel saldırıda bulundu. Isaac Newton? Yaşamının 30 yılını sözde bilim olan simya üzerine bir milyon kelime yazmaya harcadı. Varisleri yayımlamaya utandığı için yıllarca bu metinleri sakladılar. Hiçbir yetişkini putlaştırma. Mürşitlerini öldür. Bunun yerine daha faydalı bir inanç: “Yetişkinler” seni kurtarmayacak — çünkü aslında yoklar. [Chris Williamson- 3 Minute Monday]
Bu örneklere biraz da psikoloji dünyasından eklemeler yapmak istiyorum. İnsanı her şeyden önce tutan hümanistik psikoterapinin kurucusu Carl Rogers, bir kitabında kızı ile kızının eşinin özel hayatını ifşa ederek onların arkadaşlarıyla olan bağlarına zarar vermesiyle bir süre gündemde kaldı. İnsanların psikoterapideki hür iradesini savunurken CIA’nın zihin yıkama ve düşman sorgulama çalışmalarına kısa bir süre danışmanlık yaptı. Literatürde en çok kabul görmüş ve araştırılmış Bilişsel Davranışçı Terapi’nin fikir babalarından olan ve psikoterapinin tarihini değiştiren isimlerden Albert Ellis ise kadınlara tren ya da sinema gibi toplu alanlarda taciz etmesiyle (ve pek de utanmadan bunlardan bahsetmesiyle) çok tepki topladı.
Peki kim bu insanlar gerçekten? Dünyayı değiştiren dâhiler mi yoksa şeytanın ücretsiz çalışan stajyerleri mi? İnsan doğasının bu temel düalitesindeki karanlık figürleri tarihi metinlerde de görebilirsiniz: Hıristiyanlıkta Âdem ile Havva’yı yasaklı meyveyi yemeleri için kandıran yılan; gotik edebiyatında Doppelgänger olarak geçen karanlık ikiz, ya da İslam’da “Kulu, Rabbinden uzaklaştırarak kötülükleri işlemeye tahrik eden en aşağı durumdaki isyankâr nefis” anlamına gelen nefs-i emmâre…
Bu karanlık tarafımıza psikoloji tarihinin önemli isimlerinden olan Carl Gustav Jung ise gölge diyor. Jung’un dediğine bakmayın, gölge kavramı kendisinden çok daha eskilere dayanıyor. Jung daha portakalda vitamin bile değilken birçok kültürde gölgeye basmak uğursuzluk olarak kabul ediliyordu. Hatta bir zaman makinesinde Osmanlı dönemine dönecek olsaydınız ve birisine sinirlenip “Geber!” diye bağırsaydınız o kişi size bön bön bakabilirdi ama ona “Gölgen kesile!” diye bağırsaydınız ne demek istediğinizi net bir şekilde anlatırdınız [1]. Çünkü Türk/Osmanlı inancında bir insanın canlılığının varlığı da o kişinin gölgesi ile temsil edilirdi. Bu gölge her ne kadar Jung’un bahsettiği gölgeye birebir denk gelmese de gölgenin yaşamın vazgeçilmez bir parçası olduğu konusunda hemfikirler.
Gel gelelim Jung gölge kavramını olmasını istemediğimiz taraflarımız ya da bilinç dışına bastırdığımız dürtü, duygu, düşünceler ya da anılar olarak metaforlaştırır. Ona göre yüzeyden derine doğru iki gölge tipi vardır: kişisel ve toplumsal gölgeler. Kişisel gölgeler bizim kişiliğimizle ilgili olan, benliğimizin kabullenemediği ya da inkâr ettiği duygular, düşünceler ve değerler bütünüdür: Öfke, bencillik, şehvet, güce olan açlık ya da “kötü” olarak gördüğümüz diğer kavramlar. Daha da derine inersek toplumsal gölgelerimizin içerisinde ırkçılık, milliyetçilik, dini değerler vb. bilincimizde olmayan ama bizi etkileyen kültürel yapılar vardır [2].
Nihayetinde Jung’a göre insanın kendini gerçekleştirebilmesi için bu karanlık tarafını kabul etmesi gerekir. Aksi halde sürekli bu gölgelerimizi farkında olmadan davranışlarımıza yansıtmaya devam eder, Sokrates’in de katılacağı üzere kendimiz hakkında farkında olmadığımız şeylerin kuklaymışçasına etkilemesine izin veririz. Bu gölgelerimizi tanıdıkça ve onları bilincimizin yüzeyine çıkardıkça kendimizle bütünleşir, daha önce “kötü” gördüğümüz bazı özelliklerimizi de sağlıklı davranışlara entegre edebiliriz. Misal inatçı bir mizacı olan bir insanın ceza avukatı olması, yüksek risk arayışından dolayı yasaları çiğnemeye yatkınlığı olan bir adrenalin tutkununun siber güvenlik danışmanı olması (bkz. Kevin Mitnick), kontrol takıntısı olan bir insanın dürtülerini cerrahi hemşirelik gibi bir alana yönlendirmesi ya da içe dönük bir insanın çevirmenlik gibi bir meslek yapması bu entegrasyona örnek gösterilebilir.
Burada temel ilke şudur: Varlığından bihaber olduğumuz gölgelerimiz bizi kontrol ederken farkına vardığımız gölgelerimiz bize onları pozitif bir enerjiye dönüştürme fırsatı verir. Bu farkındalık bizi kendimizle yüzleştirir, egomuzun duvarını biraz olsun indirir ve çözüm olanağı sunar.
En nihayetinde hepimiz hata yaparız. Pişman olacağımız davranışlarda bulunuruz. Öfkeyle söylenmeyecek sözler söyleriz. Korkutucu bir tıbbi tanı aldığımızda sadece alternatif yöntemlerle işin içinden çıkabileceğimize inanırız. Yüzleşmekten korkup yalan söyleriz. Tabii ki her hata ya da “kötü” davranış birbirinin dengi değil ama burada önemli olan bir pişmanlık silsilesinden diğerine zıplamak yerine bir durmak, nefes almak ve kendimizi koşulsuzca dinlemek. Bazı davranışlarımızı neden yaptığımızı sorgulamak ve bize zarar veren duygu, düşünce, değer ve dürtülerimizi pozitif bir kanala yönlendirmek [3].
Bu iç sesimizi dinlemek ve onu sorgulamak yerine kendimizi (ya da başkalarını) bir “yetişkin” ideali ile kıyasladığımızda bu pozitif süreci uzatıyoruz. Sanki olması gereken bir varış noktası varmışçasına kendimizi eksik ya da “tamamlanmamış” hissediyoruz. Hata yaptığımızda bunu tüm karakterimize genelliyoruz. “Ben zaten tembelim.” Emin miyiz? Tembelliğimizin altında yatan ve yıllardır sesini duyuramamış o anlam yeni bir hayata kapı açacak olabilir. Belki orada üzerine gidilmesi gereken bir korku var; bir yolculuk var. Belki de gerçekten o hafta yorulduk ve tembeldik. Bu minvalde “tembellik” ifadesini birçok şey ile değiştirebiliriz. Öfke olur, sadakatsizlik olur, korku olur, heyecan olur, merak olur…
Belki de önemli olan hatalara rağmen devam etmek. Davranışlarımızın arkasındaki hakikate ulaşmaya çalışmak. Hakikati, bize acı söylemekten çekinmeyen bir dost bellemek. Marcus Aurelius’un da egosunu ehlileştirmek için kendisine günlüğünde hatırlattığı gibi, cehalette ısrar edenler haricinde kimse hakikatten zarar görmez.
Saygılarımla,
Buğra
[1] Kimsenin kimseye sadece “Geber!” diye bağırdığına ben de şahit olmadım. Belki son zamanlardaki Türk Netflix dizilerinde vardır. Es kaza o dönemlere geri dönen bir zaman makinesine binecek olursanız kulağınıza küpe olsun istedim. Rica ederim.
[2] Tabii ki psikolojinin sağlam bilimsel dayanaklarının olmadığı o dönemlerde Sigmund Freud ile uzun bir süre yakın arkadaşlık yapmış olan Jung’un gölge kavramı biraz bilimsel metotların dışında kalabiliyor. Ama bu pratikte bize yardımcı olamayacağı anlamına ya da kendi amellerim doğrultusunda (!) yazımda kullanamayacağım anlamına gelmez.
[3] Burada hatanın ne olduğu ve o hatalarla nasıl başa çıkılması gerektiği pek çok nüans barındıran ve her insanın kendi öznel yolculuğunda keşfedeceği bir mesele. Eğer bu konuda zorlanıyorsanız lisanslı bir uzmandan psikolojik destek alabileceğinizi kısaca bir hatırlatmak isterim.

