Yin ile yang: Anlam ve hazzın dengesi
İnsanın anlamlı anlam arayışı, anlamsız anlam arayışı, hazzın önemi
Birkaç ay önce takip ettiğim bir blog yazısında karşılaştığım, o zamandan beri de aklımdan bir türlü atamadığım bir ikilemden — bir nevi iki yüzlü bir madalyondan — bahsetmek istiyorum bu hafta: Anlam ve haz.
Bundan yaklaşık seksen beş yıl geriye gidersek, Viktor Frankl isimli bir psikiyatrist kendisini Auschwitz kampında esir olarak bulur. Diğer birçok insan gibi sevdikleriyle ayrı düşen Frankl, aynı zamanda uğruna yıllarını verdiği ve hayatının çalışması olarak gördüğü psikoloji kitabının ilk ve tek nüshasını da bu kampta kaybeder. Bırakın anlam arayışını, “anlam” kelimesinin dahi anlamını kaybettiği o yıllarda Frankl, bu kamptan kurtulduktan sonra da yaşadıklarını ve psikolojiye olan ilk katkısını, kısa ama yoğun bir kitap ile kâğıda döker: İnsanın Anlam Arayışı.
Madalyonun bir yüzü: Anlamsızlık
Bu kampta tanık olduğu acımasızlıkların yanı sıra, Frankl yaşadıklarında sürekli anlam bulmaya çalışır. Yaşadığı onca korkunç olaya rağmen onu hayatta tutan da budur aslında. Bir yandan bir doktor olarak diğer mahkumlara yardım eder, bir yandan psikoloji literatürüne katacağı yeni bir terapi türünü zihninde tasarlamaya çalışır, diğer bir yandan da — maalesef ki vefat ettiğini henüz bilmediği — eşiyle kavuşma hayalleri kurar. Umudun samanlıkta bir iğne olduğu o anlarda mahkumların hayatlarındaki anlam ile hayatta kalma şansları arasında bir bağlantı olduğunu fark eder: Hayatında anlam olmayan mahkumların daha çok zorlandıklarına, bazılarının bir noktada tamamen pes edip yataklarından günlerce çıkmayarak sessizce intihar ettiklerine tanık olur. En temelinde insanların hayatta kalmaları için derin bir anlama sahip olmaları gerektiği kanısına varır ve insanın anlam arayışını baz alan logo terapi kuramını geliştirir. İlk yarısında yaşadığı dehşet-ül vahşeti betimlerken ikinci yarısında logo terapiyi işlediği bu kitabında, belki de hep var olmuş ve hep var olacak bir gözlemi kısa ve öz bir cümleyle bizlere ulaştırır: İnsan derin bir anlam bulamadığında, kendisini hazlarla oyalar.
Psikolojinin yeni yeni fide açtığı o yıllarda kendisini destekleyen araştırmalar az olsa da bugün biliyoruz ki hayatımızdaki anlam ile ruh sağlığımız arasında bir ilişki var. Araştırmalar gösteriyor ki hayatında anlama sahip olan insanlarda depresyon, anksiyete veyahut bağımlılık gibi sorunlar daha az gözlemleniyor. Her ne kadar bu ilişki bir hayli nüansa sahip olsa da hayatlarında derin bir anlama ve amaca sahip olan insanlar, kendilerinin bir değeri olduğuna inandıklarından da olsa gerek, geleceği geçmişten daha fazla düşünüyorlar. Akabinde ise hayata karşı daha pozitif, daha iyimser ve sorunlara karşı daha dirayetli oluyorlar.
Madalyonun diğer yüzü: Hazsızlık
Aslında benim aklıma bir süredir takılan, madalyonun bu yüzü değil, diğer yüzüydü. Zira hepimizin anlamsız hazlara çekildiği dönemler olmakla birlikte, bir insanın amacı ve doğrultusu olmadığında nelere kadir olabileceğini hayatımızın bir noktasında şahit olmuşuzdur. Fakat madalyonun diğer yüzü günümüzde belki de sosyal medyanın etkisiyle yeni yeni karşımıza çıkıyor: İnsan derin bir haz bulamadığında, kendisini anlamlarla oyalar.
University of California San Diego’da yapılan bir araştırmaya göre de, hayatımızda bir anlamın olması daha iyi ruh sağlığıyla ilişkiliyken aktif bir anlam arayışında olmamız ruh sağlığımızla ters orantılı. Yani hayatımızda derin bir anlam olmasının birçok yararı varken hayatın anlamını kayıp çorabımızı arar gibi aramak pek de sağlıklı olmayabilir. Sosyal medyada bu “anlamın” peynir ekmek gibi satıldığını da görebiliyoruz aslında. Hayatında büyük bir anlam ve amaç bulmuş insanların verdiği TED konuşmaları, podcast yayınlarında yaptıkları etkileyici monologları, Instagram hikayelerindeki “huzurları”, meditasyon rutinleri, sattıkları kitapları ya da eğitimleri derken ortada bir ‘anlamlı bir amacım olmalı’ algısı oluştu sanki. Bir değişim yaratmalıyım ya da parçası olmalıyım. En az şu kadar para kazanmalıyım. Büyük bir önemim olmalı. Şu kadar insandan sorumluyum. Yaptığım iş ile yılda şu kadar insana yardım ediyorum. Makalelerimin şu kadar alıntısı var. Kitaplarım milyonlarca insanın hayatını değiştiriyor. Alanımda saygın bir insanım. Türkiye’de bu alan dendiğinde ilk aranan insanlardan birisi benim.
Belki de nafile bir anlam bulma çabası içerisindeyken küçük hazları kaçırıyoruz veyahut bu hazları yeteri kadar yaşayamadığımız için hayatımızın büyük bir anlamı olmasına haddinden fazla önem veriyoruz. Belki de hayatımızı tanımlayan anlar, hayalimizi gerçekleştirdiğimiz anlardan ziyade o ana gelene kadar yaşadığımız binlerce küçük andır. Dostlar masasında edilen hoş sohbetler, arkadaşlarımızın halini hatırını sormak, zor zamandan geçen bir sevdiğimizin yanında olmak, ertelediğimiz konuşmaları yapmak, ertelediğimiz kararları vermek, kırgınlıklarımızı dile getirmek, dürüst olmanın zor olduğu anlarda doğruyu söylemek, yardıma ihtiyacımız olduğunda egomuzu bir kenara bırakıp yardım istemek, hata yaptığımızı kabul etmek, özür dilemek veyahut affetmek…
Nihayetinde ya hayatımızın anlamı bir Martin Luther King olmaktan geçmiyorsa? Ya çalıştığımız disipline büyük katkılarımız olmayacaksa? Ya hak ettiğimize inandığımız o parayı, ünü ya da saygıyı kazanamayacaksak? Hadi diyelim kazandık, ya bu büyük kazançlar geçiciyse? Bu durumda gerçekten derin bir anlam arayışında mıyız, yoksa varlığımızı — dünyada meşgul ettiğimiz iki metrekarelik alanı — toplumun değer verdiği “anlamlar” üzerinden meşrulaştırmaya mı çalışıyoruz?
Saygılarımla,
Buğra
İlginizi Çekebilecek Diğer Yazılar
Çaresizlik Vadisinde Bir Çay Molası
Yapsam mı, yapmasam mı? Hangisi doğru karar?
Kitap Okumanın Psikolojisi - III
Pişmanlığın Psikolojisi Üzerine


Çok güzel ve anlamlı bir yazı olmuş…👍