Güç Sahibi Olmanın Otuz İkinci Kuralı
Beklentiler, umut, hayal kırıklıkları
Gerçekten çoğunlukla kaçılır, çünkü çirkin ve nahoştur. Düş kırıklığına uğramanın doğurduğu öfkeye hazırlıklı değilseniz doğru ve gerçeğe asla başvurmayın. Hayat o kadar zorlu ve sıkıntı vericidir ki, romantizmi üreten veya fantezi kuran insanlar çöldeki vahalar gibidir. Herkes oraya koşar. Kitlelerin fantezileri ile oynamakta büyük güç vardır.
Manipülatif, biraz hadsiz, bir hayli nihilist, velhasılıkelam gerçeklik payı olan bir paragraf. Modern Makyavelci —“hedefe giden her yol mübahtır” felsefesine inanan kimse— lakabıyla ünlenen Robert Greene’in İktidarın 48 Yasası adlı kitabında okuduğum bu bölüm, bir süredir aklımı kurcalıyordu. Geçtiğimiz hafta, bir arkadaşımla sosyal medya hakkında konuşurken de aklımı kurcalayan o jeton kafama düştü: Beklentiler.
Aslında evvelden beri süregelen, sosyal medyanın da etkisiyle arttığına inandığım bir yan etkisi var bu beklentilerin: envaiçeşit hayal kırıklıklarının yolunu yapmaları. Hayatımızın hemen her yerinde görebileceğimiz bir etki bu. İlişkilerde karşı tarafa açıkça iletilmemiş, sessizce pusuya yatmış beklentilerin beklenmedik bir anda öfke nöbetine dönüşmesi; her sınavdan yüz almayı bekleyen insanın doksan iki alınca üzüldüğü ve çevredekileri gıcık ettiği o an; yardım ettiğimiz birisinden gelmeyen o teşekkürün aklımızın tabanına ilelebet kancayı takması ve daha sayamayacağım niceleri…
İlişkileri Güzin Abla’ya, sınav psikolojisini rehberlik hocalarına bırakarak bugün aslında bu beklentilerimizin hedeflerimize olan negatif etkilerinden bahsetmek istiyorum. İşinin doğası gereği keskin mesai saatleri olmayan sosyal medya içerik üreticilerinden haftada altı gün spora gitmenin önemini dinliyoruz. İyi bir metabolizması ve genetiği olan içerik üreticilerinden ekmek pilavla kas yapabileceğimizi duyuyor, kişisel gelişimcilerden her gün 10.000 adımın sağlığımız için olmazsa olmaz olduğunu öğreniyor, mikroplastiğin ne olduğunu okumaya zamanı — ve çoğu zaman maddi imkânı — olan insanlardan neden cam su şişesi kullanmamız gerektiğine dair dersler alıyoruz. Biraz uç örnekler verdim, farkındayım, lakin bu tarz -meli -malı içerikler farkında olsak da olmasak da bir hedefimizin nasıl olması gerektiği konusunda hadsizce söz sahibi oluyorlar.
Belki bizim için doğru hedef sporu önce birkaç ay boyunca haftada sadece bir gün, on beş dakika yapmaya başlamak, ancak başarıya giden yolun katı bir disiplinden geçtiğini artık seksen yedinci defa bir Reels gönderisinde görünce, belki bilinçli belki bilinçsiz bir şekilde bu işin en doğrusunun hedefe giden yolda Sivaslı boksör Pusat gibi acılara göğüs germek olduğuna inanabiliyoruz. Haliyle bu imkânsız beklentiyi karşılayamayınca hayal kırıklığına uğruyoruz ve bu deneme yanılma bizim kimliğimizin bir parçası haline gelmeye başlıyor. Kimliğimizin bir parçası haline geldikçe daha çok deneme yanılma yapıyoruz, yaptıkça…
Peki neden bu tarz başarı hikâyeleri, nice zorlukları kolayca başarmış gibi gözüken insanlar hoşumuza gidiyor? Neden insanların başarısızken başarmaya çabalayıp yapamadıkları anlar, günler, haftalar, çoğu zaman yıllar konu komşuya dedikodu malzemesi oluyor da toplumun beğendiği bir şeyi başardığımız anda insanların saygısı artabiliyor bize karşı? Ya da bu “enerji vampiri” ve “narsist” olduğuna inandığımız insanlar ya da politikacılar neden en başta bu kadar karizmatik ve ilgi çekici olabiliyorlar?
Çünkü en az dolar, euro ya da dikkat süremiz kadar, fantezi de ekonomik ve politik bir değerdir. Her şeyin istediğimiz gibi olacağı umudu, yarattığı beklentinin ve yol açacağı hayal kırıklığının arasındaki o tatlı sürede bizim cüzdanımıza ve oy pusulamıza girmenin en güzel yollarından bir tanesidir. İktidarın otuz ikinci kuralı mıdır yoksa yirmi dördüncü kuralı mıdır bilmiyorum ama böyle bir kural listesi varsa, bu yapay umudun listeye girmeyi hak ettiğini düşünüyorum. Robert Greene’in bahsettiği bazı örnekler ise şöyle:
Gerçek: Değişim yavaş ve kademelidir. Sıkı çalışma, biraz şans, hatırı sayılır miktarda özveri ve bolca sabır gerektirir.
Fantezi: Ani bir dönüşüm, çalışmayı, şansı, özveriyi ve zamanı tek bir muhteşem hamlede atlayarak kişinin kaderinde topyekûn bir değişiklik yaratacaktır.
Gerçek: Toplumsal alanın katı kuralları ve sınırları vardır. Bu sınırların farkındayız ve her gün, aynı tanıdık çevreler içinde hareket etmek zorunda olduğumuzu biliriz.
Fantezi: Farklı kuralların geçerli olduğu bambaşka bir dünyaya macera vaadiyle girebiliriz.
Egzotik fantezisinin bir başka biçimi de basitçe can sıkıntısından kurtulma umududur. Dolandırıcılar, iş dünyasının bunaltıcılığından, macera yoksunluğundan medet ummaya bayılır. Kurdukları oyunlar, örneğin, kayıp bir İspanyol hazinesinin bulunmasını konu edinebilir; işin içine cazip bir Meksikalı señorita’nın katılımı, bir Güney Amerika ülkesinin devlet başkanıyla kurulan bir bağlantı da girebilir —kısacası, sıradanlıktan kurtuluş vaat eden her şey.
Drake soyadına sahip herkesin, sadece kendisinin erişimi olduğu o meşhur “Sir Francis Drake” hazinesinden pay alacağı dedikodusunu yaydıktan sonra insanları hazineye inandırmakla kalmamış, bu fuzuli hazineyi çalmak isteyen devlete karşı da ayaklandırmış Oscar Hartzell’den tutun, “keşfedilmemiş” Vermeer başyapıtlarını satan Han van Meegeren’e kadar, tarih bizim bu fantezi ihtiyacımızı kendi emelleri için kullanan insanlarla dolup taşıyor.
Pekâlâ, bu durum bizi ne kadar ilgilendiriyor? Belki Çiftlik Bank’a paramızı kaptırmadık ama kim bilir medyadan aldığımız nice ufak bilgiler ya da roller zihnimizde kiralarını ödemeden uzun süre kaldı ve hedefe giden yolda bizi geriye çekti. Robert Greene’in çizdiği kötümser bir senaryonun aksine, sabrı kucaklamak, eleştirel düşünmeyi öğrenmek, bilgi dağarcığımızı genişletmek ve kendi hayat koşullarımız doğrultusunda mütevazı hedeflerle yola baş koymak, belki de hakiki değişimin ve ilerlemenin kapısını bizlere açacak ilk adımlardır.
Sevgiler,
Buğra
İlginizi Çekebilecek Diğer Yazılar
Yin ile yang: Anlam ve hazzın dengesi

