Sorumluluktan Kaçmanın İki Yolu
“Ödev yapmak ya da yapmamak, işte bütün mesele bu!" - William Shakespeare
Sorumluluk sahibi olmak. Kendimizi belki de bildik bileli bu ifadeyi duyuyoruz. Bazen sınıf öğretmenimizden, bazen duvara ayağını dayayan öğrencilere kızan bir coğrafya öğretmeninden, bazen de ailemizden… Ödevlerimizi yapmak, ev işlerine yardımcı olmak, kardeşimize ailemiz yokken bakmak… Sorumluluk dendiğinde hepimizin aklına bu tarz bin bir türlü örnek, anı, fiil veyahut durum gelecektir. Peki nedir bu sorumluluk?
Siyah, Beyaz ve Gri
TDK’ya göre cevap basit: Kişinin kendi davranışlarını veya kendi yetki alanına giren herhangi bir olayın sonuçlarını üstlenmesi; sorum, mesuliyet, uhde. Lakin kime göre belirleniyor bu yetki alanımız? Ne zaman bir davranış salt hür irademizle yaptığımız bir davranış oluyor? Sorumluluk denince aklımıza bu kavramla ilişkili doğruyu ya da yanlışı temsil eden birçok örnek geliyor ama kendi çizdiğimiz, kendi hayatımıza uyarladığımız, nevi şahsına münhasır bir sorumluluk tanımımız var mı?
Bu durumu biraz da balık tutmayı öğrenmeye benzetiyorum. “Şu gölde şu model botla şu kıyının karşısına geçersen balık tutabilirsin.” Tamam, ama ya bu ideal durumlar karşılanmazsa? Ya başka bir göldeysek ve suyun durumu değişikse? Sanki sorumluluğu da hangi durumların “sorumluluk” hissi gerektirdiğine göre öğreniyoruz ve haliyle işler karıştığında, sular bulandığında, nerede ne derece sorumluluğumuz var pek de kestiremiyoruz.
Misal birisi kapımızın önüne bir bebek bırakıp kaçarsa, her ne kadar bir suçumuz olmasa da o bebeğin en azından yetkililere teslim edilene kadar bizim üzerimizde bir sorumluluğu var. Buna birçoğumuzun katılacağını düşünüyorum. Peki memnun olmadığımız ama maaşı iyi olan kariyerin, vadesi dolmuş bir arkadaşlığın, bize nice güzel kapılar açmış bir bağımlılığın, aslında bir bakıma hayatımızın bu muğlak alanlardan kim sorumlu? Sadece bizde olsaydı bu hayata bir bebek olarak gelmezdik. On sekiz yaşımıza geldiğimizde büyülü bir şekilde ‘yetişkin’ olup her şeyin sorumluluğunu alabilseydik bu yazıyı okuyan çoğumuzun on sekizinci yaş günü anısı birbirine benzer derecede büyülü olurdu. Gel gelelim beynimizin gelişimini yirmili yaşların ortasına doğru tamamladığına dair birçok kanıt mevcut [1].
Kapımıza bırakılmış bir bebeğin mağduriyetinin sorumluluğu ile elimizin kolumuzun gerçekten de bağlı olduğu durumlarda sorumluluk almayışımız arasındaki boşluğa hayatımızı sığdırabiliriz. Evet, bazen hasta bir yakınımızın bizden başka bakacak kimsesi yoktur, bazen de kontrolümüzde olmayan düpedüz bir mağduriyet yaşarız ve ortada alınacak bir sorumluluk yoktur. Bu gibi siyah-beyaz durumlar çok zor olabilse de bizden talep ettiği kararlar nispeten daha kolay olabiliyor.
Lakin çok da elzem olmayan gri konularda sorumluluğun bakkal hesabı biraz karışabiliyor. Gözetimsiz büyütüldüğü için çocuk yaşta madde bağımlılığı gibi insanın kendi kendini çıkmasının zor olduğu zor bir durumdan muzdarip birisi kaç yaşında kendisini bu durumdan çıkartabilir hale gelmeli? Kötü bir ekonomide maaşı iyi olan ama bizi çok mutsuz eden bir işten çıkmak ne kadar elzem bir sorumluluk? Hayallerimizin peşinden koşacak durumumuz varken kendimizi günlük akışla oyalamak ne kadar ihmal sayılır? Halının altına süpürülmüş sorunların olduğu, ama iki tarafın birbirini idare ettiği ilişkilerde bu sorunları dile getiren ve çözmeye çalışan kişi olmanın sorumluluğu çok mu acil? Ya da ertelenmemesi gerektiğini bildiğimiz işleri zamanında yapmanın sorumluluğu?
Burada aslında bir durumun zorluğu ile karmaşıklığı arasında bir çizgi çizmek gerekir. Kapımızın önüne bırakılmış bir bebek tecrübe etmesi çok zor bir durum, ama çözümü çok karmaşık bir durum değil. Lakin yukarıda saydığım bu “lüks sorunlar” aslında nispeten tecrübe etmesi ya da kanıksaması kolay, ancak bir hayli nüans içeren ve çözmesi karmaşık olan durumlar. Bilhassa, kendimde ve başkalarında, bu tarz çetrefilli durumlarda sorumluluktan kaçmanın iki uç yolu olduğunu gözlemledim, bugün de bu iki yoldan kısaca bahsetmek istiyorum: Sorumluluğu yok saymak ya da haddinden fazla varsaymak.
Yok Saymak
Bu aslında psikoloji literatüründe yer edinmiş, temeli oturmuş bir durum. Kötü hisleri, düşünceleri, korkuları, fiziksel hisleri ya da genel olarak istenmeyen bütün içsel deneyimleri yok sayan insanların — kültürlerinden bağımsız olarak — depresyon, anksiyete, takıntı ya da travma sonrası stres bozukluğu gibi sorunları daha çok tecrübe ettiğini görüyoruz [2]. Bu istenmeyen hislerle paralel olarak da bazen bir sorumluluğun yükünü omuzlarımızda hissetmeye hazır değilizdir, hazır olmadığımıza kendimizi inandırmışızdır, korkuyoruzdur ya da yükü başkalarına atmak daha kolayımıza geliyordur. Bu paragrafı okurken aklınıza gelen, o yapmanız gerektiğini bildiğiniz ancak yapmadığınız şeyleri göz açıp kapayıncaya kadar arka plana atmış olmak da bu yok saymaya örnek gösterilebilir.
Bol Keseden Varsaymak
Burada var saymaktan kastım, sürekli olarak kendimizle yüzleşircesine konuşmamız, yapmamız gerekenleri hatırlatmamız; ancak bunun yapıcı bir yerden değil, yıkıcı bir yerden gelmesi. Bazen bu kişinin iç dünyasında olur, bazen de başkalarıyla beraberken konu o kişinin sorumluluklarına geldiğinde olur. Kişi, aslında kendinden hiç kaçmıyormuşçasına kendisine yüklenir, mert bir tavır sergileyerek yapması gerekenleri ya da hatalarını üstleniyormuş gibi gözükür . “Şunları şunları yapman gerekiyor ama yine yapmayacaksın.” “Bak yine yapmıyorsun, sen zaten hep böylesin.” “Ben zaten iyi bir sonucu hak etmiyorum.” “Al işte, sen yapana kadar zaman geçti gitti.” “Sen sürekli bunları bunları yapan bir salaksın.” “Korkağım işte, daha fazlasını yapmayacağım.” Ve daha anlamakta bile zorlanacağımız nice konuşmalar, gerek içsel olanlar gerek dışsal…
Aslında, sorumluluklarımızı ya da yapmamız gerektiğine inandığımız şeyleri sürekli kendimize hatırlatıp, kendimize negatif konuşmak da yok saymanın bir başka yolu. Belki de bu kişisel “yüzleşme”, aslında o yapmamız gerekenleri yapma yolunda bir yol katediyormuş hissi veriyor, bize bir tür konfor alanı yaratıyordur. Kaçmıyormuş gibi gözüküyoruz evet, ama ayağa kalkıp o yapmamız gereken telefon görüşmesini, ödevi ya da işleri de yapmak yerine kendimizle negatif bir diyaloğa devam ediyoruz. Biz bunu düzenli olarak yapmaya devam ettikçe de kişiliğimizi bu yönde tasdikliyor, benliğimizin bir parçasını da acımasız bir versiyonumuza teslim ediyoruz.
Biraz da sosyal taraftan bakacak olursak, kişisel onay teorisine göre de başkalarının bizi kendimizi gördüğümüz gibi görmesini tercih ediyoruz, ancak bu onay ihtiyacı iki uçlu: Bir yandan kendimizde beğendiğimiz güçlü yanlarımızın da başkaları tarafından fark edilmesini istiyoruz, diğer yandan da kendimizde beğenmediğimiz taraflarımızın başkaları tarafından onaylanmasını istiyoruz [3]. Akabinde de zaten pozitif olduğuna inandığımız taraflarımız daha da pozitifleşiyor, ancak “kötü” taraflarımız da kötüleşiyor.
Orta Şeker: Şefkatli Bir Kabulleniş
Hayat kolay değil. Verilecek kararlar kolay değil. Yok saymak da zor, var saymakta zor, sorumluluğu kabul etmek de zor. Yeri gelecek nice yapmamız gerekenleri geciktirmeden yapacağız, yeri gelecek o işlerden vebaymışçasına kaçacağız. Bu da hayatımızın, insan doğamızın bir parçası. Güçlü anlarımız kadar güçsüz, çirkin ve pis anlarımız da var. Bazen o konuşmayı yapmaktan o kadar çok korkacağız ki, kendimizi karşı tarafla ilgili her türlü kötü şeye inandırmayı, yüzleşmeye tercih edeceğiz. Bazen de işe yaramaz bir insan olduğumuza kendimizi inandırmayı, basit bir ödev yapmaya tercih edeceğiz. Tabii ki iki durum da kötü, ancak durumun kendisini tanımak, kabullenmek ve bunu dostane bir yerden yapmak uzun vadede işleri kolaylaştırabilir: “Evet, şu an bu konuşmayı yapmaya korkuyorum.” “Evet, bu ödevi yapmak istemiyorum.” “Evet, başarısız olmaktan çok korktuğum için denemek istemiyorum.” Bu cümleleri de sinirli, kırgın, diktatörümsü bir tutumla değil, insanlığımızı kabul ettiğimiz şefkatli bir yerden söyleyebilmek; belki de bu engelleri aşmak için gerekli metaneti ve cesareti bize verecektir.
Sevgiler,
Buğra
Kaynaklar & Dipnotlar
[1] https://www.dovepress.com/maturation-of-the-adolescent-brain-peer-reviewed-fulltext-article-NDT
[2] Not: Nedensellik kanıtlayan bir makale değil, sadece bu saydığım sorunlara sahip insanlarda bu kaçınma alışkanlıklarının daha fazla göründüğüne yönelik bir çalışma. Yani kaçınma alışkanlığı doğrudan bir soruna yol açıyor diyemeyiz, ancak bu sorunları yaşayan insanların hatrı sayılır bir kısmında bu alışkanlığı görüyoruz diyebiliriz.
[3] https://link.springer.com/rwe/10.1007/978-3-319-28099-8_1180-1
İlginizi Çekebilecek Diğer Yazılar
Yin ile yang: Anlam ve hazzın dengesi
Dijital Yaşamda Dijital Huzuru Bulmak - V
Kitap Okumanın Psikolojisi - III

